Hayatım boyunca atlayarak izlediğim ilk film olma şerefine eriştiğin için teşekkür ederim, Religulous. Bu inceleme, yapımda geçen bazı noktalara tek tek cevaben olacak şekilde hazırlanmıştır. Teşekkürler. "Benim dine dair yürekten inandığım bir şey varsa, bu da insanlığın gelişimine büyük zarar…devamıHayatım boyunca atlayarak izlediğim ilk film olma şerefine eriştiğin için teşekkür ederim, Religulous.
Bu inceleme, yapımda geçen bazı noktalara tek tek cevaben olacak şekilde hazırlanmıştır. Teşekkürler.
"Benim dine dair yürekten inandığım bir şey varsa, bu da insanlığın gelişimine büyük zarar verdiğidir." diye başlar bu film. Henüz daha ilk dakikasında, klasikleşen ve temel düzey agnostik ve ateist argümanlardan olan "Ölümden korkan insanlar için din vardır" söylemiyle devam eder. Öncelikli olarak doğup büyüdüğü ama daha sonraları evrildiği ve erken yaşta büyütüldüğü Hristiyanlık ile hayatını anlatır ve neredeyse her kutsal dinde hayata geçmiş olan "dinsel evrimleşme" süreciyle vurur dinleyicileri.
"Tarihsel süreç önemli değil, bunlar dört büyük havaride de geçmez, İsa da dillendirmez." diye devam eder sözlerine. "Bu, şu ve şuradan duyduğunuz bazı konular sonradan dahil oldu; bu sebeple inandıklarınız yanlış. Veyahut kanıtı olmayan bir şeye inanmak ne derece mantıklıdır?" sözleriyle kendini açıklamaya çalışır. En basitinden şöyle bir cevap geldi benim aklıma:
Bir insan “Ben kanıtı olmayan hiçbir şeye inanmam” diyorsa, orada biraz durmak lazım. Çünkü bu cümle kendi içinde bile felsefî olarak tutarsız. Neden mi? Çünkü bu iddianın kendisinin bile bilimsel bir kanıtı yok. Sözümona anlatıcı her şeyi mantıksal çerçevede ölçüyor, lakin atladığı bir kısım var: “Sadece kanıtlanabilen şeylere inanırım” sözü, kendini kanıtlayamayan bir inançtır temelde. Hatta bu bakış açısı, felsefede kendini çürüten önerme diye geçer. Buradan şuraya geçelim: Felsefî olarak çeşitli bilgi türleri var. Her şey “gözle görülür, elle tutulur” değildir. Mesela epistemoloji bunu şöyle ayırır:
1. Ampirik bilgi → Duyularla elde edilir. "Su 100°C’de kaynar" gibi.
2. Aklî bilgi → Mantıksal ya da matematiksel çıkarımla elde edilir. "2+2=4".
3. Ontolojik bilgi → Varlığın doğasına dair bilgidir. “Niçin varım?”, “Evrenin bir amacı var mı?” gibi.
4. Ahlâkî bilgi → “Doğru nedir?”, “Adalet nedir?” gibi sorularla ilgilenir.
Tanrı inancı, bu dört başlıktan özellikle son ikisine girer: Ontolojik ve ahlâkî bilgi. Yani gözle değil; akılla ve içsel sezgiyle kavranır. Mesela Kant'a bakalım: “Tanrı’nın varlığını bilimsel olarak kanıtlayamam ama onun yokluğunu da kanıtlayamam. Ama ahlâkî olarak Tanrı’ya inanmak zorundayım. Çünkü adaletin tam olması için Tanrı gerekir.” Yani Kant’a göre bile Tanrı’ya inanç, aklın sınırında durur ve bu insani olarak bir zorunluluktur. Keza İslam da “delilsiz inan” demez. Kur’an akla, düşünceye, tefekküre çağırır. Ama aynı zamanda şöyle der:
“Onlar görmedikleri hâlde gayba inanırlar.” (Bakara, 3)
"Ben her şeyi göreyim, sonra inanayım" diyen pasif ateist ve agnostik zihniyete karşı, görmeden ama düşünerek, kalbî bir inancı öne sürer. Felsefede de durum böyledir. “Her şey görünmeyebilir ama bu onun hakikatini silmez.” anlayışı pek çok düşünür tarafından dillendirilir. Mesela Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” der. Peki bu düşünceyi bir mikroskopla mı gördü? Hayır. Ama felsefenin temeline bu cümleyi koydu. Çünkü bazı şeyler zihinsel kesinlik yoluyla anlaşılır.
Gel gelelim, "Tarihsel süreç önemsiz, kitapta yoksa yanlıştır" düşüncesine. Zira bunu Papalık ile temellendirir. Bir noktada hak veriyorum, lakin Hristiyanlık bazında. İşte burada iş biraz değişiyor. Çünkü eski inancı olan Katolik mezhebinde, özellikle Roma Katolik Kilisesi’nde, Papa Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi kabul edilir. Ve ne derse, inanç açısından hatasız sayılır. Yani diyelim ki Papa, “Şu yeni ibadet zorunludur” derse, o artık Tanrı adına konuşmuş sayılır. Bu, vahyin yerine geçen bir yetkidir. Papalık makamı, yeni inançlar icat etme yetkisine bir noktada sahip sayılır. Bunu gören bir insan da, pek tabii, hâlihazırda önyargılarla yaklaştığı bu dine daha da fazla yüz çevirir. Lakin İslam’da bu yoktur. Hiçbir âlim, hiçbir mezhep, “Ben dinin sahibiyim, yeni inanç getirdim” diyemez. En fazla ne yapabilir? Elindeki kaynaklara bakar, benzer durumlara kıyas yapar, içtihadını bitirir ve toplumun ihtiyacına göre yorumunu dile getirir. Bu yüzden, Papalık müessesesine nazaran bizde mezhep imamı hata yapabilir, herkes hata yapabilir; lakin kutsal olana ekleme getirilemez.
Diğer bir konu ise “Hz. İsa’yı tarihte bilimsel olarak kanıtlayın” savı. Zira bu da saçmadır. 21. yüzyılda, geçmişteki zamanı baz alan konularda muhakkak ki bilimsel kanıt aramak başlı başına bir zırvalıktır. Nitekim bu durum imkânsıza yakındır. En basitinden inanmak isteyen bir insan, Tacitus’un kayıtlarında İsa’nın geçmesini veyahut Flavius’un yazılarında Hristiyan toplumunun Mesih adındaki bir adama iman etmesini okuduktan sonra sorgulama ihtiyacını bırakacaktır. Yani bu biraz şeye benziyor, (en azından ben böyle anlıyorum): “Aslında Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey ve bu kayıtlarda var, ama dur ya, belki de Atilla’dır ve biz bunu bilemeyiz.” demeye çıkıyor.
Lakin bazı noktalarda kendisine hak vermiyor değilim. Dinin sosyolojik boyutunu incelediğimizde, “inanç” barındırdğı sıfatlardan çok kurumsallaşan bir nakit oluşumu gerçeğine dönüştüğünü de sıkça dile getiriyor ki, bu durum pek tabii maalesef ki her inançta mevcut. Ammaaaaa, bu konuyu da hemen “Sen din adamı olarak böylesin, hatalısın, inançların gerekliliğini yerine getirmiyorsun; bu yüzden senin dinin sıkıntılı” demeye getiriyor. Bu kadar kolay bir genellemeyi görünce açıkçası kahkaha attım. Zira 15 yaşına gelmiş bir çocuk bile bu denli bir yöntem izlemezdi. Ya da diğer bir kahkaha attığım yer olan: “Madem İsa’nın yanında olmak istiyorsun, neden kendini öldürüp onunla beraber olmuyorsun?” sözü oldu. Gerçekten vasatın da altı yargılar… Artık katlanamadığım için Hristiyanlık ve Yahudilik kısımlarını atlayarak direkt Müslümanlık tarafına geçtim. Çünkü dillendirdiği her konuya ayrı bir parantez açmaya kalksam (ki buraya yazmasam dahi izledikçe zihnimde açılıyordu), kafamı gereksiz bir yapım için fazladan mesaiye sokmuş olacaktım.
Gelelim İslam tarafına. Klasik bir İslamofobi ile başlıyor anlatıcımız. “Müslümanlar her zaman cihat anlayışı güder ve hatta bir noktada teröristtir.” demeye getirir konuyu (pek tabii, hiç şaşırmadım). Aslında etkileyici bir giriş yapmıştı. Her ne kadar klasik de olsa, “kutsala hakaretin cezası olmamalı, ifade özgürlüğü her dinde olmalı” savıyla derdini anlatmaya çalışması ve bunu Salman Rüşdi ile temellendirmesini bir noktada mantıklı buldum. Lakin bunun evrilebileceği noktaları düşünmemek de hatrı sayılır bir hata payı bırakır insanda. Aslında bu konuda net bir tavır sergilemek hata olur.
Ama devamındaki “Müslümanlar inanç gereği teröristtir” yakıştırması ve daha sonrasında bizleri karşılayanın Geert Wilders olması, fikirlerimi objektif olmaktan tamamen çıkarmıştı. Bu noktadan sonra yapımın tamamen objektiflikten uzak, sadece dinlere sallayan ve kin kusan; argümanlarıyla vasatlığın dibini seyreden bir şey olduğuna kanaat getirdim. Aslında bu yapıma “bir şey” demek bile büyük bir tevazu gösterdiğimin işareti. Zira ideolojik olarak vasatın üstü sayılabilecek yargılara tahammül edebilen bir insan, ilk bakışta diğer insanlara karşı yaptığı iğneleyici tavırdan rahatsız olabilir.
Şahsen ben izlerken oldum. Zaman kaybından başka bir şey olarak görmüyorum bu yapımı. İnanan bir insan için de, inanmayan bir insan için de.