Yaşamak üzerine bir takım sözler veyahut denemeler... Yaşarken durulmak kavramını keşfettim hayatımın bu döneminde. Özellikle sabah yürümelerinde, akşam düşünmelerinde. Farklı bir tınısı var bu haleti ruhiyenin. Nasıl sirayet ettiğini bilmeden anlarsın onun geldiğini, adımlarını duymazsın ama hissedersin yüreğinin içinde gezindiğini.…devamıYaşamak üzerine bir takım sözler veyahut denemeler...
Yaşarken durulmak kavramını keşfettim hayatımın bu döneminde. Özellikle sabah yürümelerinde, akşam düşünmelerinde. Farklı bir tınısı var bu haleti ruhiyenin. Nasıl sirayet ettiğini bilmeden anlarsın onun geldiğini, adımlarını duymazsın ama hissedersin yüreğinin içinde gezindiğini. Farklıdır, çözülemez. Aslında kötü bir şey sanarsın, ruhunu karartan. Lakin bilmezsin aslında seni sen yapan parçadan birisidir o. Zamanla fark edersin ki, adımların yavaşlamaya başlar, gözlerinin berakklığı artar, nefesin derinleşir. Yoluna değil, gözlerinin semayı seyrettiğini, sözlerinin inceldiğini fark edersin. Fark ettikçe, daha da durgunlaşırsın. Hayata, dost sandığın insanlara, anılara ve sayfalara. Hepsinden uzak, yalnız hissedersin. Aslında öyledir de. Ne hayat bilir seni, ne dost bilir hislerini. Ne anıların mürekkebi damlar yüreğine ne de sayfaların yüceliği susturur hisleri. Halbuki hepsindende ümitlidir insan, öyle değil mi? Yaşananların bu denli sığ olmamasından ümitlidir, sözlerin bu denli yitip gitmemesinden ümitldir, nefeslerinin anlamını hissedebilmek adına ümitlidir insanoğlu. Boş da değildir bu ümit, vardır yürekte anlamı. İnsanlardan ümitlidir, diyemediklerinden ümitlidir. Mesela ben Tolstoy okuduğumda, ister istemez ümitleniyorum. Yaşamıma dair bir anlam hissedebilmenin arzusunu satırlarda görüyorum. Ciroan okuduğumda o arzunun şırıngayla çekildiğini hissediyorum lakin okumaya devam ediyorum. Gökyüzünde bir kuş, sayfamdaki bir cümle söz, gözlerimin hatırladığı bir yaşantı, minik bir hediye veyahut kulağa çalınan bir ses. Hepsi Ciroan sonrası bir adım için varlar. Siyaha değil, beyaza bakan taraftalar.
Sonra şöyle bir alıntı okursun; "Mutlak umutsuzluk mutlak sevinçten bin kat daha karmaşıktır. Cennetin kapıları bu yüzden mi umudunu yitirmişlere dar geliyor yoksa?"
Bir daha, bir daha ve bir daha. Okudukça ruhu soluyor insanın. Çünkü bazı satırlar, insanın içindeki boşluğu yalnızca derinleştirmek için var. En azından ben böyle düşünüyorum. Okudukça genişleyen bir karanlık gibi, kelimeler büyüyor; cümleler, üzerine bastığın zemini çekip alıyor altından. Mutlak umutsuzluk, bir gölge değil, bir varlık, siyah bir siluet gibi aslında. Yanında taşıdığın, nefesinle büyüttüğün, uyandığında bile gözlerini açmadan hissettiğin bir ağırlık. Durulmak, bu ağırlığın altında ezilmek değil; ona alışmaktır aslında. İnsanı hayata, hislere, dostlara ve geri kalana yavaşlatan da bu alışkanlıktır ziyadesiyle. Adımların hızını değil, ruhunun yönünü kaybediyorsun bir noktada. Ben neredeyim, kimleyim bilmiyorum. Günler akıyor ama hiçbir gün, bir öncekinden daha anlamlı gözükmüyor gözlerime. Yürüyorum; yol uzuyor ama vardığım hiçbir yer, gitmek istediğim yere varmıyor. Nereye gitmek istiyorum, bilmiyorum.
Bazen bir kuşun kanadı bile fazla geliyor gözüme; aslında o kadar hafiftir ki o, onun hafifliğiyle kendi varlığımı sorguluyorum. “Neden ben değilim, neden ağırım, eksiğim?” Neden eksiklerime rağmen taşırım kendimi, neden bu kadar kalabalığım içimde? Neden olduğum kişiyi saklıyorum, neden ruhumun kıyısına vuran şeyin anahtarını göremiyorum. Biliyorum, sandık orada. İçini de biliyorum ama neden açamıyorum? Herkesten, her şeyden uzak saklıyorum bir şeyleri. Beni ben yapan tarafımı, olmadığım değil, olduğum tarafımı. Göstermek zorunda kaldığım sözleri değil, yüreğim tarafından kaleme alınanları... insan bazen en çok kendinden saklanır. Görünür olan yüzümüz, hayatta kalmak için giydiğimiz bir zırhtan ibarettir. Ama o zırhın altında birikenler… İşte onlar en ağır olanlarıdır. Belki de bu yüzden bir kuşun kanadı bile hafif gelir gözüme. Onun hiçbir yük taşımadan var olabilmesi, bana kendi içimdeki fazlalıkların katlanılamaz burukluğunu hatırlatır da susarım. Sakladığım şey, sadece kırgınlıklarım değil aslında; aynı zamanda dokunmaya bile korktuğum o saf yanım. Çocukluğumdan kalan, kırılmamış ama unutulmuş bir parça. Görürüm o çocuğu bazen bir gülüşümde, bazen bir keyfimde. Lakin ne zaman anahtarı olmayan o sandığın kapağını zorlamak istesem, bir şey ellerimi geri iter. Belki korku, belki de o sandığın içinden çıkacak olanın bana artık yabancı olması... Belki de asıl soru şu: O sandığı açmak, beni hafifletir mi, yoksa tamamen dağıtır mı? Çünkü bazen yük dediğin şey, seni ayakta tutan tek şeydir. Kırık bir ağacın rüzgâra karşı dimdik durması gibi; ağırlığın, seni yere bağlayan zincir olur. Zinciri kopardığında, belki de savrulup kaybolacağından korkarsın. Ama bilirsin ya sabitsin, oradasın... Sakladıklarınla da her daim orada kalacaksın...
Bazen düşünüyorum da, belki de hiçbir şey yok. Belki de ben, hiç var olmamış bir şeyin yasını tutuyorum yıllardır. Bir gün beni tamamlayacağını sandığım o parça, o ses, o satır veya o anı, belki baştan beri benim hayalimden ibaretti. Yine de onsuz yaşamayı öğrenemedim. Onsuz nefes alabiliyorum ama onsuz yaşayamıyorum. Çünkü hayat, eksikliğin kendisi oldu artık benim dünyamda. Her şeyin yarım kaldığı bir yerde tam hissetmek mümkün mü? Beklemek bile bir teselli değil artık. Zamanın içimde bıraktığı izler, bir takvim yaprağından çok daha keskin. Her gün, biraz daha derine işleyen o sessizlik, bir gün umut kırıntısı taşıyan o sessizlik, şimdi büsbütün boşluk gibi. Artık kendimi bile kandıramıyorum: Sandığın içinde hiçbir şey olmayabilir, belki de yıllardır kendime anlattığım hikâye, sadece yaşamak için uydurduğum bir masal. Kendi içimde büyüttüğüm bu hayal, şimdi bana karşı duran en sert duvar. Çünkü umudun yıkılması, bir şeyin yokluğu değil, bir şeyin hiç var olmamış olabileceğini kabul etmek demek. Bu, yokluğun bile ötesinde bir boşluk. Ölüm gibi değil; çünkü ölümde bile bir son, bir kapanış vardır. Burada ise ne bitiş var ne başlangıç. Sadece sürüp giden, şekilsiz, kimsesiz bir karanlık. Ve ben artık biliyorum: İçimde beklediğim şey, beni kurtarmayacak. Belki de hiçbir zaman kurtarmadı. Belki de ben zaten kurtulmak istemedim. Çünkü insan, umutsuzluğunu kaybedince kimliğini de kaybediyor. Karanlığın içinden çıkarsam kim olacağımı bilmiyorum. Belki de hiçbir şey olmayacağım. Belki de bu yüzden bu umutsuzluğu saklıyorum, koruyorum. Herkes ışığa çıkmayı anlatıyor, ama kimse karanlığın bile bir anlamı olabileceğini söylemiyor.
Artık kendimden kaçamıyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm şey bir yüz değil; yıllardır içimde çürüyen, ama hâlâ nefes alan bir yazar. İçimde bir yerde hâlâ “belki” diyen o cılız ses bile artık bana acı veriyor. Çünkü “belki” sözünün ardından gelen her gün, “asla” sözüne biraz daha vuruluyor. Ve ben, o “asla” kelimesinin gölgesinde yaşıyorum, kan akıta akıta. Etrafımda insanlar var, sesler var, kahkahalar ve bitmeyen konuşmalar var. Fakat ben, onların ortasında bile görünmez hissediyorum. Hatta bazen, kendi varlığıma ben bile inanmıyorum. Masanın bir ucunda oturuyorum, gülüşlere eşlik eden dudak hareketleri yapıyorum ama hiçbir şey içime dokunmuyor. Sanki herkesin konuştuğu bir dil var ve ben o dili yıllar önce unutmuşum. Kalabalığın içinde yalnız olmak denir ya, bu ondan daha ağır bir şey. Çünkü yalnızken en azından yalnızlığını bilirsin; ama kalabalığın ortasında iken insan, kendine bile itiraf edemez eksikliğini. Etrafındaki herkesin yüzüne bakarsın; oradalar, canlılar, hayatları var. Sen ise sadece bir gölgesin. Hislerini bilirsin, sözlerini duyarsın ama hissedilemezsin ya, işte bu farklıdır. Kimseye anlatamıyorum. Anlatsam bile anlaşılmayacağını biliyorum. Kelimeler yetmiyor çünkü; içimdeki o derin boşluğu tarif edecek hiçbir lisan yok. İnsanlara “iyiyim” diyorum; çünkü anlatmaya kalksam, neresinden başlayacağımı bile bilmiyorum. Aslında ne iyiyim ne de başka bir şey. Hem kime neyi anlatacaksın ki? Birinin gözünün içine bakıp, “Ben aslında burada değilim, varlığım var ama yokluğumu hesaplayamıyorum” demek… İnsan hangi cümleyle başlar böyle bir şeye? O yüzden susuyorum. Sessizlik, en büyük yalanım oldu. Gülüyorum, dinliyorum, başımı sallıyorum, hatta bazen kendi kendime bile “evet, iyiyim” yalanını söylüyorum ama gece olunca, bütün bu sahte kalabalık bir perde gibi çekiliyor üzerimden. O zaman anlıyorum ki, gün boyu taşıdığım tek şey kendi boşluğummuş. O zaman anlıyorum ki, ya varsın ya yoksun. Ve ben anladım ki, yokum ve varolamıyorum. Bilmiyorum, daha ne yazabilirim, nasıl kurtulabilirim. Poe gibi dışlanmış hissediyorum. Soğuk, yalnız ve kimsesiz. Varlığın içindeki yokların ağırlığı eziyor ruhumu. Hiçbir şey ruhumu huzura kavuşturamazken göğe bakıp "neden ben?" demek çok mu cüretkar?
Maskelerim ağırlaştı artık. Yıllardır yüzümde taşıdığım o ince, cilalı sahte tebessüm, şimdi derime yapışmış, tenimle bütünleşmiş bir yara gibi. İnsanlar bakıyor, görüyorlar; ama gördükleri ben değilim, onların görmek istediği bir şekil, bir rol. Benim olmayan kahkahaları atıyorum, bana ait olmayan cümleleri kuruyorum. Her gülüşte biraz daha içime gömülüyor, her “iyiyim” dediğimde biraz daha kendimden eksiliyorum. Başlangıçta bu maskeyi takmak kolaydı. İnsanların merakını susturmak, soruları savuşturmak, acıyı gizlemek için bir kalkan gibiydi. Ama yıllar geçti, artık o kalkan bir zindana dönüştü. Öyle ki, kendi yüzümü bile unuttum. Hangi mimik bana ait, hangi söz gerçekten benim dudaklarımdan çıktı, ayırt edemiyorum. İçimde biriken öfke bile sessizleşti. Çünkü maskeler öfkeyi bile törpülüyor; seni uysal, seni sıradan, seni "normal" kılıyor. Ama gece olunca, o maskeler tek tek düşüyor yüzümden. Yastığa başımı koyduğumda yüzüm yanıyor; bütün gün taktığım sahte gülümsemelerin izi, yanaklarımı acıtıyor. Gözlerim, başkalarının hikâyelerine eşlik etmekten bitap düşmüş; ama benim hikâyem hâlâ kimseye anlatılmamış. Artık konuşacak gücüm bile yok galiba. Ya da var ama dinleyecek yoksa? Dinleyecek var ama anlayacak yoksa? Anlayacak da var, ama ruha dokunabilecek yoksa?
Burası, bu kelimeleri döktüğüm yer, benim sığınağım, en mahrem limanım. Burada o ağır maskelerin zinciri çözülür, yüzüm düşmez, gülüşüm mecburi değildir. Burası iyi ki var, bende keşke "iyi ki varolsam." Ya da duysam, duyduğumu hissedebilsem.