Maria Callas’ın anlatıldığı (ya da anlatılmaya çalışıldığı) “Maria” filmini Ankara’nın bayıltan sıcağında, iki kase dondurma, limonlu-buzlu maden suyu ve bardak bardak buzlu su eşliğinde ayılıp bayılarak, sıklıkla geriye sararak üç saatte ancak izleyebildim. Daraldım, üzüldüm ve sinirlendim; hem de fena…devamıMaria Callas’ın anlatıldığı (ya da anlatılmaya çalışıldığı) “Maria” filmini Ankara’nın bayıltan sıcağında, iki kase dondurma, limonlu-buzlu maden suyu ve bardak bardak buzlu su eşliğinde ayılıp bayılarak, sıklıkla geriye sararak üç saatte ancak izleyebildim. Daraldım, üzüldüm ve sinirlendim; hem de fena halde.
Kapadokya’da çekilen Medea filmi nedeniyle çokça ilgimi çeken Maria Callas’ı Pablo Larrain’in nasıl işlediğini merak ediyordum. Yönetmenin Jackie Kennedy’i anlatan Jackie (2016) ve Lady Diana’yı anlatan Spencer (2021) filmlerini daha önce izlemiştim (hatta Jackie’yi burada yazdım). Beklentim yüksek olmasa da belli bir çıtada salınmaktaydı. Bu üç filmde de bu kadınların önemli iki ortak noktası var; birincisi aşırı ünlü olmaları, ikincisi ise içinde debelendikleri ciddi ruhsal bunalımların büyük oranda “narsist ve ünlü erkek” kaynaklı olması. İçlerinde en çok hangisine ciğerim yandı diye soracak olursanız elbette Lady Di. Maria Callas da ona çok yakın bir noktada duruyor ama.
En büyük soprano ilan edilmesi, narsist adam Aristotle Onassis ile yaşadığı aşkın yarattığı skandal, sonra Onassis’in dönemin en ünlüsü diye Jackie Kennedy’i tavlayıp (hem de Maria Callas’a çektiği numaranın aynısıyla) onunla evlenmesi (Jackie, Maria’nın öcünü almış bir nevi; tüm kumpaslara rağmen Onassis’den boşanmamayı başararak Onassis’in ölümünden sonra yine mücadeleyle 26 milyon dolarlık bir servete konmuş) sonrasında yaşadığı bunalımla sesini kaybetmesi ve sahneyi bırakmak zorunda kalması, nöromusküler bir hastalığı olduğu halde “deli” diye yaftalanıp antidepresanlar ve uyuşturucular havuzuna itilmesi (ki bunda Onassis’in de dahli var) muhteşem sesine, yeteneğine ve azmine rağmen yalnızlığın en keskin halini yaşayıp ölmesi...
Konuyla ilgili olanlar hatırlar, Lyndsy Spence’in yazdığı “Cast a Diva: The Hidden Life of Maria Callas” (2021) kitabı yayınlandığında kitaptaki çok ilginç ayrıntılar her yerde yazılır olmuştu. Callas’ın gençliğinde annesi tarafından İtalyan ve Alman askerlere pazarlanması, Onassis tarafından cinsel tacize ve psikolojik şiddete uğraması (zayıf kadın seven Onassis için 35 kg vermesi; ancak filmde bu zayıflama işi Onassis’den önce olmuş gibi veriliyor), kocası tarafından parasal olarak sömürülmesi, ailesiyle sorunlu ilişkileri vb. Bu bilgiler yakın zaman önce arşivlerden çıkan Maria Callas imzalı mektuplardan. Filmde bu konulara kısmen yer verilmiş. Onassis filmde fazla görünmüyor (neyse ki) ama ağırlığı tüm filme yayılıyor.
Callas’ın Medea’nın çekimleri için geldiği Kapadokya’da yaşadıkları bile nasıl bir kafesin içinde yaşadığını gösteriyor. Okuduğumda dehşete düşmüştüm; valisinden gazetecisine, otelcisinden yerel halka kadar etrafındaki meraklı halkası kadına bir gram nefes aldırmamış. Mete Akyol’un bir kısmı hayli abartılı (ve bence gerçek dışı olma ihtimali yüksek) ifadeler içeren yazı dizisi tüm kepazeliği özetliyor. Merak ederseniz gazete arşivlerinde var. Bu konuda minnoş bir görsel-yazı hazırlayıp web siteme eklemiştim iki yıl kadar önce.
Filmde Callas’ın müzik yaşamı daha geri planda. Yönetmen, olan bitenlerin Callas’da bıraktığı “duyguyu ve yıkımı” işlemeyi tercih etmiş. Angeline Jolie, Callas olabilmek için epey çabalamış; 7 ay opera şarkıcılığı dersi almış mesela. Callas’tan da zayıf bedeninin en vurgulu yeri olan gözleri ve dolgulu dudaklarıyla duyguyu yer yer izleyiciye geçirmeyi başarsa da, Callas’ın fotoğraflarına baktığımda yüzünde gördüğüm derin hüznü verememiş. Haluk Bilginer şahane Onassis olmuş bence. Özellikle, “ben çirkin ama zengin bir adamım” repliğini farklı vurgularla söylediği sahnelerde yeterince gıcık ediyor insanı.
Konuya ilgi duymayanlar ve Callas hakkında bilgi sahibi olmayanlar için sıkıcı ve anlamsız gelebilecek bir film. Hele ki bu sıcaklarda...