Kaleme alınan bir takım düşünceler... Ya da neyse o olan bazı şeyler. Belki de hiçbir şey... Ne yazacağımı bilmiyorum. Ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi, neye nasıl karar vereceğimi. Ardı sırası geçen bulutları izliyorum bu yazıyı yazarken. Hafif bir meltem esiyor, hissediyorum.…devamıKaleme alınan bir takım düşünceler... Ya da neyse o olan bazı şeyler. Belki de hiçbir şey...
Ne yazacağımı bilmiyorum. Ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi, neye nasıl karar vereceğimi. Ardı sırası geçen bulutları izliyorum bu yazıyı yazarken. Hafif bir meltem esiyor, hissediyorum. Kulaklarım dolu, sözlerin ağırlığını kaldırmaya çalışıyor. Zihnim müziğe teslim, gözlerim yerde. Dakikalar geçiyor, belki de saat. Emin değilim. Gökyüzü biraz açık, kararmaya yüz tutası gelmiyor pek. Yorgun adımlara sahibim, gideceğim yerlerde anılarımı kimsenin görmeyeceği şekilde bıraktım. Duvarlarında ellerimi gezdirdim, yazdığım yazıları izledim. Koştuğum o daracık taş duvarları hissettim. Hiçbir zaman bu kadar buruk hissetmemiştim. Kaybettiklerimi bu kadar derinden fark etmemiştim. O kapının önünde durduğum an, zihnimde yankılanan sesi hiçbir şey yatıştıramamış bunu da yeni fark etmişim. Acı nedir, nedir çocukluk o zaman daha iyi kavramışım. Belki de kimsenin hatırlamadığı o yerde dolaşırken bir yere çökmeyi, çöktüğün yerde yanına gelen "ben"i görmeyi, ellerinden tutup "affet beni" demeyi, yutkunamadan ona bakmayı... İnsan o kadar özlüyor ki geldiği yeri, olduğu kişiyi, o taş duvarların arasında gidip gelmeyi. Hayata ışıl ışıl baktığı, dondurma almak için koştuğu o yokuşu, sonrasında aşağıya inip denizi selamlamayı. "Çen yine buyda mısın, çen hep buydasın, ben buydayım" dediği feneri görmeyi. Özlüyor, özlüyor lakin acı da veriyor bu özlem. Bir yanım romantizmi yaşarken diğer yanımın yaşadığı acı ruhumu ikiye bölüyor. Denizin burna geldiği ilk koku, o kokuyla yanıma gelen küçüklüğümün sesi, onu bir daha minik şortuyla görmek... Giydiğin milyarlık takımların yanında o şortu görmek, hatırlamak, katlanılması güç bir acı veriyor insanın ruhuna. Ne denizin esintisi, ne kokusu, ne de başka bir şey, hiçbir şey o acıyı hafifletemiyor. Hiçbir şey denize olan nefretimi dizginleyemiyor, tiksintimi geçiremiyor. Çünkü küçüğüm, hala orada, o denizden tiksiniyorum. "Bak, pis şeyley vay oyda, pis, giymem" diyen çocukluğum var yanımda. Kafamı çeviriyorum, orada o. Diğer yöne çeviriyorum, orada o. Özür diliyorum, dinlemiyor. Özür diliyorum, duymuyor. "Bak buydasın, buydaysan ben buydayım" diyor sadece. Ama biliyorum ki ne o var, ne de ben. Yalnızca bitmek bilmeyen bir akıntıyı seyretmek saatlerce. Oturmak orada, anıların içinde. Kaybolmak benliğinde. Orada otururken, denizin kıyısında değil de, kendi içimin kıyısında bekliyormuşum gibi hissediyorum. Dalgalar bir kıyıya değil, geçmişime vuruyor sanki. Her biri bir görüntü getiriyor beraberinde. Bir ses, bir bakış, bir gölge. O gölgeler artık kimsenin tanımadığı benlere ait. En çok da kendime yabancılaştığım anların izini taşıyorlar. Ellerim eskisi kadar küçük değil, saçlarım sarı değil, mavi battaneyimi kaybetmişim, kimsem yok. Ne zaman başladım bu kadar susmaya? Ne zaman öğrendim gözyaşını içime akıtarak ağlamayı? Bilmiyorum. Ama bir yerlerde, sanki benliğimin ufalanıp toprağa karıştığını, rüzgarla savrulduğunu, sonra o toprağın da denize döküldüğünü hissediyorum karşısında dururken.
Bir taş alıp denize fırlatıyorum. Sanki içimde ne varsa, o taşla birlikte suya çarpıp dağılacakmış gibi. Ama dağılan hiçbir şey yok. Ne içimdeki yük hafifliyor, ne zihnim susuyor, ne de kalbim ikna oluyor affedildiğine. Deniz akıyor, rüzgar esiyor, her şey aynı. Aynı gökyüzü, aynı meltem, aynı seslerin içinde aynı sessizlik. Sadece ben başka bir benle dönüyorum oradan. Belki daha yorgun, belki daha ağır, ama kesinlikle daha sessiz. Halbuki hiç sessiz değildim, dondurma almak için koşarken attığım çığlıkları hatırlarım. Ama ne o hatıralar yaşanıyor artık ne de o anın mutluluğu var üzerimde. Çocukluğumun bana küstüğünü, gençliğimin bana gücenip sustuğu bir yaştayım. Ne ileriye gidebiliyorum, ne geriye dönebiliyorum. Ne affedilebiliyorum, ne affedebiliyorum. O yüzden oturuyorum, susuyorum, yazıyorum. Ancak yazarken o anıları diri tutabiliyorum, "Çen" diye başlayan cümlelerimi hatırlayabiliyorum. Benden bana kalan birkaç şeyimi de kaybetmek istemiyorum.
Bir yerde, bir şeyde kalmak istiyorum galiba, ne geçmişin içinde boğulmak ne de geleceğin belirsizliğinde savrulmak. "Bir şey" ama, adı veyahut varlığı, sesi ya da kokusu olan. Bir anlamı, ufacık bir anlamı olan şu ahir zamanda. Ama ne zaman yerleşmeye çalışsam, içimde bir sızı beliriyor; sanki kendimi bir çuvala tıkıp eski bir trenin bagajına atıyormuşum gibi. Taşların soğukluğu geliyor aklıma, çocukken sırtımı dayadığım duvarların, sessizce beni dinleyen taşların... Şimdi kimse dinlemiyor. Herkes anlatıyor. Herkes bağırıyor. Ben yalnızca sessizliğimi büyütüyorum. İçimde öyle geniş bir boşluk var ki, yankı bile yapamıyor artık sesim. Eskiden bir şey söylesem çarpardı duvarlara, dönerdi kulağıma. Duyardım sesimi tekrardan. Şimdi söylediğim her şey içimde kayboluyor. Hatta bazen cümlelerim bile tamamlanmadan düşüyor yere; sanki dilim de inanmıyor söylediğime. Bir şeyi özlüyorum galiba, ama ne olduğunu bilmiyorum. Bir şey ama ne o şey... Belki de kendimi, bir zamanlar olduğum ama şimdi uzaktan bile tanıyamadığım halimi. Bir çocuğun gözlerinde gördüğüm ışığı, o ışığın bir zamanlar bende de olduğunu bilmenin huzursuzluğunu taşıyorum yüreğimde. İnsan, bir zamanlar parlayan bir şeyi kaybettiğini fark edince, karanlığına alışır ziyadesiyle. Gözlerini kısmak zorunda kalır ışığı gördüğünde, aynalara bakmak zor gelir. Ben de uzun zamandır aynalara bakamıyorum. Baksam da kim olduğumu çıkaramıyorum yüzümden. Belki de o yüzden bu kadar yazıyorum; kendimi tarif edebilmek için, en azından bir harf kadar, bir kelime kadar, bazı yerlere tutunabilmek için. En azından ruhumun bu kıyısını diri tutabilmek, anlaşılmak için.
Ben hâlâ orada oturuyorum, bir bankta, kendi içimin kıyısında. Bir gün biri gelir de “Ben seni anlıyorum” der mi bilmiyorum. Belki de demez, belki de bu satırları okuyan bile anlamaz. Ama ben yine de yazıyorum. Çünkü bazen yazmak, yaşamak demek oluyor. Çünkü bazen, başka hiçbir şey seni hayatta tutmuyor. Ve ben, şu an yalnızca hayatta kalmaya çalışıyorum. Ve belki de tüm bu yalnızlık, kaybolmuşluk, kendini yitirmişlik duygusu... Belki hepsi bir anlam, hepsi bir yol. Bir yere, bir yöne çağrılan, ama anlaşılmayan. İnsanın baktığı, aradığı belki de başka gözlerde değilmiş meğer; bazen başını yukarı kaldırmadığın sürece asıl görmen gerekenle hiç göz göze gelemiyormuşsun. Ben baksam da yeteri kadar göremediğimi fark ettim. Ben, beni özleyeni özlemişim..
Bu hayatta neye sahip olursan ol, bir kez bile O’na gerçekten dönmemişsen, içindeki yerleşememe hali geçmiyor. İnsan, huzuru ancak O’na döndüğünde buluyor. (13:28🤍) Çünkü bilirsin, bilirsin O, seni sen olmadan önce de seviyordu. Çocukluğunu da, gençliğini de seviyordu. Ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, ne kadar istemesen de, seni senden iyi bilenin huzurunda bir çift kelam etmenin lüzumu olmuyor. Ve O sevgi... öyle bir şey ki, adını kelimelerle doldurmak bile yetmiyor. Dolduramazsın da, yapamazsın. Yaşadığın şeylerin tezahürlerini yüreğinin ince aralarına işlemesini açıklamayazsın. Yalnızca bilir, hisseder, fark edersin. Çocukken her şey daha berraktı. Henüz adını koyamadığın duyguların vardı ama ağır gelmiyordu. Yalnızlık bir oyun gibiydi, suskunluk huzura benziyordu. Bir köşeye çekilip kendi kendine konuşmak, hayali dostlarla dertleşmek… Belki de ilk dua böyle doğdu bende. Kimse öğretmedi bana; ama içimden taşan bir şey, hep yukarıya doğru bakmak istedi. O yüzden semayı severim. Çocuk iken başımı hep kaldırırdım. Göğe, tavana, yastığın ucuna… Belki farkında bile olmadan, Rabbimle konuşurdum. Sadece kimse duymuyordu beni. Hâlâ öyle ama en azından Rabbim duyuyor. Mavi battaneyim varken de, yokken de.
Sonra büyürsün, sustuğun her şeyin anlamı artar, ağırlığı da. O çocuk gözlerin yavaş yavaş dünyaya iner, yere bakar. İnsanların bakışlarını fark edersin, yargılarını. Ve içindeki o ses, kısılmaya başlar. Zamanla, büyümenin ruhunun daralması olduğunu anlarsın. Çocukken içine sığan dünya, şimdi dışına taşan bir yabancılığa dönüşür ve sen, bu yabancılaşmanın ortasında, kendine ve seni özleyene uzak düşer, yapayalnız kalırsın. Ama yine de o ses hiç susmaz. Mesafe de girse, uzak da kalsan, hâlâ oradadır. Hâlâ bir bankta otururken, kendi içine kapanırken, bu yaşa gelmişken bile çocukluğun sana fısıldar: “Biri var.”
Ve şimdi, yıllar sonra fark edersin ki: içindeki o ses, çocukluğunun seni terk etmiş sesi değildir. Aksine, seni çaığırdığını, "bak buydayım, sen buydasın" der. Tasavvuf ehli buna “Remz eylemek” der. Ruhun, ait olduğu yere dönme arzusudur, işaretidir. "Elest bezmi"nden beri süren bir hatırlayıştır bu... İşte o yüzden bu yalnızlık değerli. Bu kaybolmuşluk, aslında bir dönüş yolunun kıymetli bir armağanı. Arifler der ki: “Yolda olan kaybolmaz, kaybolan yoldadır.” Galiba ben de yoldayım. İyisiyle, kötüsüyle, hatalarım ve doğrularımla. Her gözyaşı, her gece uykusuzluğu, her hayal kırıklığı beni bana değil, özüme, çocukluğuma yaklaştırıyor galiba. Ve öz dediğim şey, sadece çocukluğuma değil, O’na da ait bir yandan. Çünkü ben, benden önce de sevilen, benden önce de bilinen bir ruhun taşıyıcısıyım. Şimdi o bankta otururken, bu kez geçmişe değil, göğe bakıyorum yine. Çocukken içimden geçen o saf sese kulak veriyorum. Belki yeniden dua etmeyi öğrenmem gerekiyor. Belki de daha içten konuşmam gerekiyor. Belki de bu yüzden beni "ben buydayım" diye bekliyor. Sen buydaysan, bende buydayım..
Bazen insanoğlu ne kadar yanarsa yansın, yanmaktan vazgeçmemeyi öğrenmeli.
Çünkü bazı yangınlar içimizi değil, içimizde sakladığımız eski evleri de yakıyor.
Ve insan, o evlerin külleriyle yaşamayı bilemediğinde ruh, kasıp kavruluyor. Bu yüzden her şeyden uzak durmak, isteklerini geri çekmek, kadere boyun eğmek ve sadece uzanıp beklemek doğru olan gibi geliyor. Dokunduğu her şeyde izini bırakan dünya karşısında, ellerini cebine saklamayı, verdiklerine "eyvallah" demeyi, vermedikleriyle de şükretmeyi bilmeli. İçimdeki "ben" ile doğru olanı, vaktine esir olduğu güne kadar beklemeye devam edeceğim. Ruhum, bir gün mavi battaniyesine kavuşacaktır 🤍