Kaleme alınan bir takım sözler veyahut gölgesi susmayan bir iç dünya... 'Umut, her daim vardır tanınmayan dost. Unutmamalı...' Bugün, gönlümün sancısı ziyadesiyle artmakta… Hissiyatım, her zamankinden keskin; tefekkürüm derin, hatalarım pek çok. Fikrimin dümenini uzak diyarlara salıyor, kendimden fersah fersah…devamıKaleme alınan bir takım sözler veyahut gölgesi susmayan bir iç dünya...
'Umut, her daim vardır tanınmayan dost. Unutmamalı...'
Bugün, gönlümün sancısı ziyadesiyle artmakta… Hissiyatım, her zamankinden keskin; tefekkürüm derin, hatalarım pek çok. Fikrimin dümenini uzak diyarlara salıyor, kendimden fersah fersah uzaklaşıyorum. Vaktiyle ruhum ara sıra daralır, ansızın zuhur eden vakalarla yüz yüze gelirdim. Lakin bugün, evvelkilerden büsbütün farklı, içimde ağır bir şeyler taşıyorum. Dilimin ucunda ise hepsinden öte, kelâmını bir türlü dökemediğim mânâlar var. Zira uzun zamandır birinin ıstırap sebebi olmamıştım. Lâkin bugün, kendi kalbimde ilk kez böylesine derin bir yara açıldığını hissettim. Bu yara öyle sıradan da değildi... Gözlerde donmuş acının akislerini içime mühürledim, süzülen her damlayı tek tek saydım. İlk defa bu denli büyük kararlar verdim; ilk defa yolumdan böylesine rücû ettim. Arkama bakmamaya yemin ettim, gözlerimi yere eğdim. Zira acının hakikî çehresini, yıllar sonra berrak bir hâlde yeniden gördüm. Onu görür görmez tanıdım; o da beni tanımış olacak ki, sıcak bir karşılama ile bağrına bastı lakin bir gönül incitmenin vebâlini böylesine yürekten hissetmeyeli hayli zaman olmuştu. Hani dergâhın eşiğinden içeri girenlere evvelâ “Bugün bir kalp kırdın mı?” diye sual olunur ya, işte o sualin maneviyatı kalbime nakşoldu bugün. Belki de nakşetmek mecburiyetinde kaldım, bilmiyorum. Lakin anladım ki insan, gözyaşının kıymetini ne bu cihanda, ne de diğer cihanda ölçemezmiş; hiçbir şey, akmış bir damlanın yerini dolduramazmış.
Bu damlalar öyle rastgele dökülmüş çocuk yaşları değil; önemsiz sanılan hislerin tezahürü ise hiç değil. Bunlar, mezar başında kimsesiz kaldığında, artık dönmeyecek olanın yokluğunu idrak ederken düşen yaşlardan… Babanı, ananı yahut sevdiğini toprağa tevdi ettiğinde akıttığın yaşlardan… İlk kez telâfisi olmayan bir pişmanlığın yükünü omuzladığında, “Ben ne yaptım, niçin yaptım?” diye haykırırken taşan gözyaşlarından… Bugün omuzlarımda ağır bir yük var; işlediğim her kusurun, her kırgınlığın vebâli var… Sessizce akan gözyaşlarının ağırlığı, kırdığım kalplerin sessiz feryadıyla birleşiyor da ben susuyorum. Belki de her kelâmım, her gafletim, ardımda derin yaralar bıraktı. Fakat ben, o yaraların sesini ancak şimdi duyabiliyorum kendi kalbimde yankılanan pişmanlığın sızısıyla. Bugün, bu ıstırabın tam merkezinde, kendi nefsimle yüzleşmekteyim. Yaptığım hatalar, ihmal ettiğim sözler, zincirin halkaları gibi boynuma dolandı. Bir gönlü incitmenin ağır mesuliyetini taşıyorum adım adım. Bilirim, insan o yaşları hatırladıkça, bir yürek daha kırdığını fark ettikçe, içinde kopan fırtına büyür, büyüdükçe de insanı lime lime eder. Ve yine bilirim ki, her ne yaparsam yapayım, Rabbimin nazarında biraz daha düştüm. En çok canımı bu yakar. Zamanla, hafife alınan sözlerin, incitilmiş yüreklerin biriktiğini idrak ettim. Her yanlış kelâm, her ihmal edilmiş muhabbet, her görülmemiş hüzün, her yapılmamış iyilik, varlığımı daha da ağırlaştırdı. Bu yükü taşıdıkça, battıkça battım.
Bu yüzden kendime biriktim, birkitim ve biriktim. Biriktikçe de anladım ki pişmanlık, insanın içine yerleşmiş sessiz bir kasırgaymış; dışarıdan görünmez, fakat içeride ne var ne yoksa kökünden söken imiş, onu fark ettim. Her hatalı tercih, her yıkılmış rabıta, insanı biraz daha yıpratır, küçültür, tenhâlaştırır. Lâkin en müşkül olanı, kendi nefsine hesap vermektir. Zira insanın kendi vicdanında mahkûm olması, haricî her cezadan katbekat daha ağır gelir ya, ademoğlu bunu aşamıyor. İşte aşamadığın o vakit, mahşer meydanındaymışçasına sorgunun dayanılmaz azabını hissedersin. Kırdığım gönüller muhakkak vardır; çok mudur, az mıdır bilmem. Fakat hayatımda işlediğim saniyeler, son zamanlarda zihnimi ziyadesiyle işgal eder oldu. Bu düşünce hafiflesin diye beklerken, sessiz bir damla daha düşüyor, bir umut daha kırılıyor, bir bağ daha kopuyor bende ve öylece oturuyorum yerimde.
Aslında anlatılamayan bir çığlıktır bu. Meydanda hiçbir şey yoktur, ufak tefek olan hatalarını bilirsin, dilin arzına böyle hacet gerekmez ama gönlün susmaz ya işte, orada kalırsın. Yüreğim bu aralar ziyadesiyle ince, fazla düşünür geçmişi ve geleceği. Yaptığı iylikleri, yapamadığı niyetleri. Her biri adım adım önümden ilerler, bakarlar ardı sırasıyla bana da ses edemem. Belki küçük kusurları yüceltirim gözümde, belki de küçük iyilikleri büyütemem gözümde. Ya da kim bilir, abartırım dünyanın bu tarafını. Küçük düşünmek yorar zihnimi bazen ama olduğum kişiyi saklamak hepsinden güç, zor gelir. Belki de detaysız gözüken bu halleri betimlemekten vazgeçmeli. Belki de bu kadar yere değil, öne bakmalı. Lakin iki türlü de yürek susmazını bilmez, vicdan rahat etmez. Sebep nedir bilimeden, yürekteki sıkıntı söylenir durur. Hani insanın gönlü sıkışır da nefes almak için dışarı çıkar; çıktığı an eski nefesi daha çok arar ya, öyledir halet-i ruhiyem. En ufak bir gerekçe bilmez aklım, tek kelam söylemez yüreğim. Sadece boşluk iç acıtan, yürek sızlatan. Okumaya veririm, işlemez. Dua ederim, çıkılmaz. Atarım dışarıya kendimi, arka planda gölgesi susmaz. Ve bilirim ki bu hâl, ne bütünüyle dünya derdidir, ne de tamamen ahiret kaygısı… Ara bir yerde, nefs ile ruhun çekiştiği ince bir hudutta dururum. Orada vakit ne ileri akar ne geri döner; gönül, kendi aynasından bakakalır kendisine. İşte o aynada, hem yıkıntılarımı hem de inşâ edilmeyi bekleyen taraflarımı görürüm lakin ellerimin dermanı yoktur. Bazen kendi kendime, “Ey gönül, seni bu kadar sıkıştıran nedir?” diye sual ederim. Lakin cevabı bilmem. Bilmem nedir bende ki bu sıkıntı, dert. Tasavvuf ehli der ki, gönül bir han gibidir; misafirler gelir, misafirler gider. Kimi sevinçtir, kimi hüzün, kimi ise pişmanlık… Şimdi gönlümde, ağır adımlarla dolaşan bu pişmanlık misafiri var. Gitmez, gitmek istemez; çünkü onun gidişi, belki de benim dönüşüm olacak. Lakin nedendir burada o da ziyadesiyle bilinmez. Bazen bu hâli, dervişlerin çilehanedeki sükûnetine benzetirim. Dışarıdan bakanlar, onları sessizlikte sanır; hâlbuki iç âlemlerinde kelimelerden ve nefeslerden taşan bir kıyamet kopmaktadır. İşte benim de içimde öyle bir kıyamet var. Ve bilirim ki bu kıyamet, ne helâk için, ne de yok etmek için… Var lakin "neden" bilinmez bu adı konmamış sıkıntı.
Mahmut Erol Kılıç hocanın kitabından bir söz aklımdadır çoğu zaman. Şöyle der kitabında: "Gönlün daraldığında, bil ki Hak seni kendi huzuruna çağırıyordur. Zira dünya geniştir ama kulun asıl mekânı secdedir."
Bu noktada yürek kendini affettirmek ister; lâkin geçmişin zincirlerinden kurtulmak pek müşkül görünür gözüme. Her affedilmemiş söz, telâfi edilmemiş her amel, vicdanımın ateşini harlamakta. Bu ateş beni yavaş yavaş tüketmekte, benliğimi silmekte. Zira pişmanlık öyle bir yaradır ki, vakit geçtikçe kabuk bağlamaz; bilâkis derinleşir, kanar, sızlar. Ve insan, o yara ile yaşamayı öğrenir; onu saklar, korur, içinde büyütür. Kimi vakit, o yaradan kaçmak için, kendini daha da yakar. Aslında, bu dünya bir imtihan meydanıdır; ve her gönül, Rabbine dönecek bir yolcudur. İnsan bazen yolun taşlarında sürçer; dikenlere takılır, kendi nefsinin karanlık dehlizlerinde kaybolur. Lâkin tasavvuf ehli der ki: “Düşmek de nasip, kalkmak da nasip.” Kimi düşüşler vardır ki, insana Rabbini hatırlatır; kimi yaralar vardır ki, ancak duada merhem bulur ve zira bilir insan, hakikî kelâmı önce gönül söyler; dil ise yalnızca şahitlik eder.
Gelelim pişmanlık bahsine, kendisi nefsin en çetin terbiyesidir. Marifet, hatasız olmakta değil; hata ettikten sonra o hatayı Hakk’a giden bir köprüye çevirebilmektedir. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Düş, ama kalk; kır, ama onar; uzaklaş, ama dön.” Ben aklıma gelmeyen ama yüreğimin boş kısmında "neden varlar bilmediğim" kalplerin vebalini, nefsimi terbiye eden bir asâ gibi elimde taşımaktayım. Rabbimin kapısında, elimde ne dünyalık bir hediye, ne de iyi bir amel defteri var, bilirim. Yalnızca yanık bir gönül ve tükenmeyen bir af talebi… Tasavvuf yolcuları bilir ki, Hakk’ın kapısına varmak için altın gerekmez; oraya ancak kırık bir kalple gidilir. Çünkü “Allah kırık kalplerdedir.” Her gece secdeye gidemeyen, elleri göğe doğru açarken düşürüren biri olarak şunu idrak ediyorum: aktılan yaşlar, aslında insan nefsinin pasını çözer; kalbin aynasını cilalar. Ve insan, kendi içindeki karanlığı gördükçe, başkasının karanlığına merhametle bakmayı öğrenir. Bu ise, inanılmaz bir lütuftur görene, hissedene... Artık biliyorum ki, beni kurtaracak olan ne geçmişi unutmak, ne geleceğe bakmak ne de hatalarımı silmek… Beni kurtaracak olan, her nefeste “Ya Rab, ben geldim, bir şekilde buradayım, kapındayım.” diyebilmektir. Çünkü inanç yolunda dönüş, hep mümkündür; kapı, her zaman açıktır. Yeter ki kul, kapının önünde beklemeyi bilsin. Açılmamasına rağmen ümitle, sabırla ve isyanla beklemeyi bilsin. Zira O'na başkaldıranın karşısında her daim yine en çok O vardır. Görene, anlayana, hissedene...