Alman asıllı Amerikalı psikolog Erich Fromm'un 1950 yılında yayımladığı din ağırlıklı psikanaliz eseri. Psikanaliz ve Dini, inançlar üzerinden psikolojik bir mercekle ele alıyor ve onları iki temel tipe ayırıyor; ilki "Yetkeci" (otoriteryan) din; korku ve otoriteye boyun eğme üzerine kuruludur.…devamıAlman asıllı Amerikalı psikolog Erich Fromm'un 1950 yılında yayımladığı din ağırlıklı psikanaliz eseri.
Psikanaliz ve Dini, inançlar üzerinden psikolojik bir mercekle ele alıyor ve onları iki temel tipe ayırıyor; ilki "Yetkeci" (otoriteryan) din; korku ve otoriteye boyun eğme üzerine kuruludur. Bu yaklaşımda Tanrı, sorgulanamaz ve mutlak bir güç olarak görülür. İnsanlar, kendi iradelerinden vazgeçip bu yüce otoritenin buyruklarına itaat ederek kurtuluşa ereceklerine inanırlar. Fromm'a göre, bu tür bir din anlayışı, bireyin pasifleşmesine, kendi özgürlüğünden ve yaratıcılığından feragat etmesine neden olur. Bu, aslında bir tür köleliktir; çünkü inanç, içsel bir gelişimden ziyade dışsal bir güce teslimiyetle tanımlanır.
Buna karşılık Fromm, ikinci bir dini yaklaşım olan "İnsancı" (hümanist) dini öne sürer. Bu din anlayışında ise Tanrı, korkulması gereken bir efendi değil, insanın kendi iç potansiyelini, sevgiyi, bilgeliği ve merhameti keşfetmesine yardımcı olan bir sembol olarak görülür. Hümanist din, bireyin kendi güçlerini fark etmesini ve kendini gerçekleştirmesini hedefler. Kurtuluş, dışsal bir otoriteye itaatle değil, insanın kendi ruhsal gücünü harekete geçirmesiyle mümkündür. Fromm'a göre bu yaklaşım, bireyi pasif bir itaatkârdan aktif bir yaratıcıya dönüştürür. İnsan, kendi hayatının ve inançlarının sorumluluğunu üstlenerek, korku yerine sevgi ve saygıyı temel alan bir maneviyat geliştirir. Bu iki farklı din anlayışı, Fromm'un kitabının merkezinde yer alır ve okuyucuyu inancın özünü, toplumsal ve bireysel rollerini yeniden düşünmeye davet eder.
Bunun yanı sıra Din'e karşı görüşleriyle farklı tartışmalara yıl açmış iki önemli psikolog olan Freud ve Jung'un da görüşlerini belirtiyor. Bazı kısımlarına katılıyor bazı kısımlarına ise katılmayıp, neden katılmadığını açıklıyor.
Son derece önemli bir inceleme. Mutlaka okunması gerekiyor.
Hoşuma giden ve üzerine düşünülmesi gereken bazı alıntılar;
"İnsanlar kiliseye gidiyor, sevgi ve yardımseverlik ilkelerinin telkin edildiği vaazları dinliyor ama aynı insanlar, müşterinin parasının yetmeyeceğini bildikleri bir malı satarken duraksadıklarında kendilerini aptal gibi hissediyorlar. Çocuklar kilise okullarında alçakgönüllülüğün, dürüstlüğün ve ruhsal kaygının hayatın yol gösterici ilkeleri olması gerektiğini öğreniyor, oysa "hayat" bize bu ilkeleri izlemenin bizi en iyi olasılıkla gerçekçi olmayan hayalperestler yapacağını öğretiyor. İletişim için basın, radyo, televizyon gibi çok sıradışı olanaklarımız var ve gündelik hayatta ipe sapa gelmez sözlerle besleniyoruz, oysa bu sözler, bunlarla emzirilmemesi gereken çocuk zekâsı için bir saldırı olabilir. Yaşama biçimimizin bizi mutlu ettiği, pek çok ses tarafından dile getiriliyor. Peki, zamanımızda insanlardan kaçı mutlu ki? Caddenin başında yeşil ışığın yanması için bekleyen bir grup insanın bir süre önce Life dergisinde yayımlanan rasgele çekilmiş fotoğrafını anımsamak ilginç olacaktır. Bu fotoğrafta göze çarpan ve şok etkisi yaratan şey, tümü afallamış ve ürkmüş görünen bu insanların ölümcül bir kazaya tanıklık etmemiş olmaları, metnin de anlattığı, yalnızca kendi işlerine bakan sıradan insanlar olmaları."
(Sayfa 14-15)
"Mutlu olduğumuz düşüncesine sımsıkı bağlıyız; çocuklarımıza bizden önceki nesillerden daha ileri olduğumuzu ve gerçekleşmemiş hiçbir düş, ulaşılmayacak hiçbir şey olma vacağını öğretiyoruz. Ortaya çıkan manzara, hiç durmadan beynimize kazınan bu düşünceyi destekliyor.
Ama ya çocuklarımız, kendilerine nereye gitmeleri ya da ne için yaşamaları gerektiğini söyleyen bir ses duyacaklar mi? Her nasılsa tüm insanlar gibi çocuklarımız da hayatın bir anlamı olması gerektiğini hissederler - ama nedir o? Çocuklar her yerde karşılarına çıkan çelişkilerde, ikiyüzlü konuşmalarda, alaycı teslimiyetlerde mi buluyorlar onu? Mutluluk için, hakikat için, adalet için, sevgi için, bir tapınma nesnesi için arzu duyuyorlar; peki biz onların bu arzularını doyurabilir miyiz?
En az onlar kadar biz de çaresiziz. Yanıtı bilmiyoruz çünkü soru sormayı bile unuttuk. Hayatlarımız sağlam bir temele dayanıyormuş gibi yapıyoruz ve bizi asla terk etmeyen huzursuzluğun, kaygının, karmaşanın üzerimizdeki gölgesini görmezlikten geliyoruz.
Bazı insanlar için yanıt dine dönüştür, bir inanç eylemi olarak değil ama dayanılmaz bir kuşkudan kaçış olarak; bu kararı almalarının nedeni adanmışlıkları değil güvenlik arayışı içinde olmalarıdır. Kiliseyle değil de insan ruhuyla ilgilenen çağdaş zamanların gözlemcisi, bu adımı sinirlerin zayıflamasının bir başka belirtisi olarak görecektir."
(Sayfa 15)
"Freud'a göre dinin kökeni kendi dışında doğa güçleriy de, kendi içindeyse doğuştan getirdiği güdülerle baş etmek zoranda olan insanın acizliğinde yatıyor. Din, insanın bu içsel ve dışsal güçlerle baş etmek için henüz aklını kullana madığı ve kendini bu güçleri bastırmak için başka ruhsal güçlerden yardım almak zorunda hissettiği gelişiminin erken bir evresinde ortaya çıkar. Bu nedenle insan, bu güçlerle akıl sayesinde başa çıkmak yerine mantıklı bir şekilde baş etmekbe aciz kaldığı bu güçleri zapt etmek ve yola getirmek işlevini üstlenen "karşıt-hisler" ya da başka duygusal güçler aracılığıyla başa çıkar.
+
+
Bu nedenle din, Freud'a göre, bir çocukluk deneyiminin yinelenmesidir. İnsan, tehdit edici güçlerle, çocukken babasina güvenerek, hayranlık duyarak ama ondan korkarak baş etmeyi öğrendiği güvensizliğiyle nasıl başa çıkıyorsa öyle başa çıkar. Freud, dini çocuklarda gördüğümüz saplantılı nevrozla karşılaştırır. Ona göre din, bir çocukluk nevrozuna yol açan benzer durumlardan kaynaklanan toplumsal bir nevrozdur.
+
+
Freud, dinin bir yanılsama olduğunu kanıtlama çabasınin ötesine geçer. O, dinin bir tehlike olduğunu çünkü tarih boyunca işbirliği yaptığı çürümüş insani kurumları kutsama eğiliminde olduğunu söyler; daha da ileri giderek dinin insanlara bir yanılsamaya inanmayı öğrettiği ve eleştirel düşünceyi yasakladığı için zekânın gerilemesinden de sorumlu olduğunu belirtir."
(Sayfa 22-23)
"Freud'a göre akıl ve özgürlük birbiri için gereklidir. İnsan babacan Tanrı yanılsamasını bırakıp evrendeki yalnızlığı ve önemsizliğiyle yüzleşirse baba evini terk etmiş bir çocuk gibi olur. Ne var ki insan gelişiminin başlıca gayesi bu çocuksu düşkünlügün üstesinden gelmektir. İnsan gerçekle yüzleşmek için kendini eğitmelidir. İnsan kendi doğal duyuları dışında güveneceği bir şey olmadığını bilirse bu duyuları gereği gibi kullanmayı öğrenir. Yalnızca kendini -tehdit eden ve koruyan yetkeden kurtarıp bağımsız kılan özgür insan, yanılsamaya düşmeksizin içinde var olan yeteneklerini geliştirip kullanarak aklının gücünden yararlanabilir, böylelikle de dünyayı ve dünyadaki rolünü nesnel bir biçimde kavrayabilir. Yalnızca büyüyüp yetkeye bağımlı olan ve yetkeden korkan çocuklar olmaya bir son verirsek kendimiz üzerine düşünmeye cesaret edebiliriz; keza bunun tersi de doğrudur. Yalnızca düşünmeye cesaret edersek kendimizi yetkenin egemenliğinden kurtarabiliriz."
(Sayfa 24)
"Jung, nesnel bir şeyin salt öznel olan bir şeyden daha geçerli ve doğru olduğunu söylemek ister gibidir. Onun öznel ve nesnel arasındaki farklılık ölçütü, bir düşüncenin yalnızca bir bireyin aklına gelip gelmemesine ya da tüm toplumca oluşturulup oluşturulmamasına bağlıdır.
+
+
Dinsel deneyimin özü, kendinden daha üstün güçlere boyun eğmektir. Doğrudan Jung'dan bir alıntı yapmak daha da iyi olacaktır. Jung der ki din "Rudolph Otto'nun da "Tanrı'nın varlığını hissetme' olarak uygun bir biçimde tanımladığı dikkatli ve vicdan sesine kulak veren bir yorumdur, başka bir deyişle devimsel bir varoluş ya da eylemdir ve arzunun yönlendirdiği keyfi bir davranıştan kaynaklanmaz. Tam tersine din kendi kurbanı değil ama daima kendi yaratıcısı olan insan öznesini ele geçirir ve denetim altına alır."
+
+
Jung, kendi din ve bilinçaltı tanımının kaçınılmaz bir sonucu olarak bilinçaltı belleğin doğasından dolayı bilinçal tının bizim üzerimizdeki etkisinin "başlı başına dinsel bir olgu" olduğu düşüncesine varır. Bu düşünceyi, hem dinsel olgu" olduğu düşüncesine varır. inancın hem de rüyanın dinsel bir olgu olduğu, çünkü her ikisinin de dışımızdaki bir güç tarafından ele geçirilişimi zin bir ifadesi olduğu görüşü izler. Söylemeye gerek yok ki Jung'un düşünce mantığı içinde delilik de her şeyden önce dinsel bir olgu olarak tanımlanmak zorundadır."
(Sayfa 26-27-28)
"Freud, insan gelişiminin hedefinin şu ideallerin başarılması olduğuna inanıyor: Bilgi (akıl, gerçek, logos), hayırseverlik, acıların hafifletilmesi, bağımsızlık ve sorumluluk.
+
+
Freud, dinin ahlaksal özü adına konuşur ve bu ahlaksal hedeflerin tam olarak gerçekleşmesinin önüne geçtiği için de dinin Tanrıcılığa aitdoğaüstü yönlerini eleştirir. O, Tanrıcılığa ait-doğaüstü kavramların insan gelişiminin daha erken bir evresinde gerekli ve yararlı olduğunu, ama artık gerekli olmadığını, hatta aslında daha ileri bir gelişimin önünde bir bariyer oluşturduğunu anlatır. Bu nedenle Freud'un hangi dini ya da dinin hangi yönlerini eleştirdiğini kesin bir biçimde belirtmezsek Freud'un din "karşıtı" olduğu cümlesi yanıltıcı olacaktır.
+
+
Jung'a göre dinsel deneyim özel bir tür duygusal deneyim olarak tanımlanır: daha üstün bir güce teslim olma, bu üstün güç ister Tanrı olarak adlandırılsın isterse bilinçaltı."
(Sayfa 28-29)
"Akıl-insanın kutsanması da onun lanetidir; akıl, insanı yanıt bulmayan bir ikiye bölünmüşlüğü çözüme kavuşturma görevini başarması için bitmez tükenmez bir biçimde uğraşmaya zorlar. Insan varlığı bu açıdan diğer tüm organizmalardan farklıdır; o sürekli ve kaçınılmaz bir dengesizlik durumundadır. İnsan hayatı türünün örnekleri model alınarak "yaşanmaz". Insan canı sıkılabilen, tatmin olmayan ve kendini cennetten kovulmuş gibi hissedebilen tek hayvandır. Varlığı kendi için kaçamayacağı ve çözülmesi gereken bir sorun olan tek hayvan insandır. O, insanlık öncesi doğayla uyum evresine geri dönemez; doğanın ve kendinin efendisi olana dek aklını geliştirmek için harekete geçmelidir."
(Sayfa 32)