Kaleme alınan bir takım şeyler... Bugün, biraz düşünmeye ihtiyacım vardı. Ne hakkında olduğunu bilmiyorum lakin bir yere oturup, hiçbir şey hakkında endişelenmeden düşünmeye ihtiyacım vardı. Hayat denen şey o kadar hızlı akıp gidiyor ki, biz insanlar geçen dakikaların ağırlığını hiçbir…devamıKaleme alınan bir takım şeyler...
Bugün, biraz düşünmeye ihtiyacım vardı. Ne hakkında olduğunu bilmiyorum lakin bir yere oturup, hiçbir şey hakkında endişelenmeden düşünmeye ihtiyacım vardı. Hayat denen şey o kadar hızlı akıp gidiyor ki, biz insanlar geçen dakikaların ağırlığını hiçbir zaman kavrayamıyoruz, bunu fark ettim. Dedemi gördüm uzun zamandan sonra. Hastalık sebebiyle baya bir çökmüş, yüzü değişmiş, tanıdığım hissiyatı kaybolmuş. Çok garip geldi, alışamadım. Hırıltılı nefesini dinledim uzun uzun, yüzünü seyrettim bir şey demeden. Kırışıkları eskisinden daha fazla gözüme çarptı, gözlerinin solgunluğu ilk kez böylesine düşündürdü beni. Allah uzun ömür versin ama yine de çok fazla vaktinin kalmadığını anladım onu ziyaret ettiğimde. Koca cihan başıma yıkıldı, ağırlığının altında ezildim. Bir fani olarak, ölümden ne kadar nefret edilebiliyor ise o an, yine o kadar nefret ettim. Zira insanın ölüm karşısında çaresiz kalmasına asla alışamadım.
İsmimi diğer dedemden aldım, Allah ona da rahmet etsin, kaybedeli 2 sene oluyor. Ona da hâlâ alışamadım. Bazı huylarım ondan bana mirastır, devam ettiririm istemsizce. Onun gibi biraz huysuzumdur, "of of" der dururum sıkıntılanınca. Babam... Babam da beni "babam" diye sever. Bana baktıkça onu görür herhalde. "Bende ona böyle bir mirasım" derim kendi kendime. Babasından ona kalan son şey. Bu şeyler, yüreğimi çok burkar, garip hissederim hep. Fakat şöyle bir bakınca, diğer dedemden bana tek bir miras kalmış olması üzüyor. Canımdan çok severim halbuki onu. İnsanın sevdiklerinden devralmak istediği şey aslında eşya yahut mal değildir; küçük bir alışkanlık, bir söz, bir ses tonudur. Bazen bir bakışın aynısı, bazen de bir tebessümün aynısı... Onlar yaşarken sıradan gibi görünen bu küçük şeyler, yokluklarında insanın kalbine çok ağır oturuyor gerçekten. Zira ölümün insana ne kadar yaklaştığını böyle zamanlarda daha iyi anlıyor insanoğlu. Hayat denen şey, gerçekten de bir gölge misali… Sabahın ilk ışığında belirir, akşam üstü uzar, nihayetinde silinip gider. Biz de böyleyiz işte: konuşuruz, güleriz, öfkeleniriz, sonra bir gün susarız. Arkamızda kalanlar ise suskunluğumuzla yaşamayı öğrenir. Önce sesimiz, sonra yüzümüz silinir insanlardan.
Dedemi seyrederken uzun uzun düşündüm. Bir gün ben de böyle olacağım. Birilerinin gözleri önünde, ağır ağır çekileceğim bu sahneden. İşte o an, insanın en çok sarsıldığı an oluyor; faniliğin tokadı insanın ruhuna çarpıyor. Ne kadar iyilik yapsak, ne kadar dua etsek de, ölümün kapıya geldiği vakit kimse onu geri çeviremiyor. Belki de asıl mesele, ardımızdan hangi izleri bırakacağımızdır. Bir tebessüm mü, bir iyilik mi, yoksa suskun bir pişmanlık mı? Dedem bana kalem bırakmadı, kitap bırakmadı, servet bırakmadı belki ama ardında bıraktığı şey, sevilmenin ne demek olduğunu öğreten bir hatıradır. Çünkü onu çok severim. Ama insan sevmenin yükü çok ağır, hem de çok. Sevdiğim her şey, bir gün elimden alınacak, biliyorum. Belki bu yüzden sevgiyle aramda sıkıntı var, bu yüzden gösteremiyor, hissedemiyorum. Hissetsem bile içimde yaşıyorum. Ama asıl sorun şu: Bunu bilmek, içimde öyle derin bir boşluk açıyor ki… Sanki hayat, baştan sona sevgiyle harmanlanmış, kayıplar üzerine kurulmuş bir oyun gibi geliyor. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, sonunda hep kaybediyorum. Babamı kaybedeceğim, annemi kaybedeceğim, belki bir gün kendimi bile… Ve o gün geldiğinde ardımda kalacak şeyin ne olduğunu dahi bilmiyorum. Belki de hiçbir şey. Belki ismimi bile hatırlamayacak insanlar. Dedeme bakarken bunu düşündüm; bir gün onun sesi de unutulacak. Benim zihnimde yankılanan nefesi, çocukluğumda kulağıma değen o sesi… Hepsi zamanla silinecek. İnsan toprağa karışınca ardından birkaç gözyaşı, birkaç dua kalan şeydir aslında. Sonra o da unutulur. İşte en çok bu koyuyor bana. Ölüm değil, unutulmaya mahkum olmak. Çünkü ölüm bir defa oluyor, ama unutulmak yavaş yavaş insanı ikinci kez öldürüyor.
Bazen düşünüyorum: “Ben de bir gün sevilmeyeceğim, kimsenin kalbinde kalmayacağım.” Herkesin birbirini unuttuğu, iyiliklerin hatırlanmadığı, kötülüklerin gölgesinde kaybolduğu bir dünyada, çırpınmanın ne anlamı var ki? Ne yaparsam yapayım, sevdiklerimi koruyamıyorum. Ölüm gelip alıyor, zaman gelip siliyor. Ve ben, elim kolum bağlı izliyorum. Bu durumla oluşan öyle bir karanlık var ki içimde, dua etmeye çalışsam da kelimeler boğazımda düğümleniyor. Umut etmeye niyetlensem, gözümün önüne hep kayıplarım geliyor. Sanki hayat önümde sonsuz bir boşluk gibi uzanıyor; ne tutunacak dal var, ne sığınacak gölge. İçimde yalnızca şu cümle dolaşıp duruyor: “Peki Rabbim, hayırlısı.” Ve bu hakikat karşısında insan nasıl güçlü durabilir, nasıl kadere koşulsuzca teslim kalabilir bilmiyorum. Zorundayım, bunu biliyorum ama bu halimle zor, gerçekten zor. Belki de bu yüzden sevgi ve ayrılık, insana en ağır imtihan. Çünkü sevdiğin her şey, elbet bir günün sonunda seni en çok yaralayan şeye dönüşüyor. Hani Mevlana'nın meşhur bir sözü var ya, “Kimi benden çok seversen onu senden alırım, 'Onsuz yaşayamam' deme, seni onsuz da yaşatırım." İşte burada kalıyor insan.
Belki de bizler, dünyanın bir mezarlık sessizliğinde ilerlediğini fark etmeli. Çünkü kimse kimseyi gerçekten kurtaramıyor. Ne dualar yeterli oluyor Gazze’de bir çocuğun cansız bedenini örtmeye, ne iyilikler yetiyor annesinin çığlığını dindirmeye. Yüzbinlerce insan ölüyor, biz sadece ekranlardan bakıyoruz. Sevdiklerimiz gözümüzün önünde eriyor ama bizler suskunuz. Bir çocuğun kanlı elleriyle tuttuğu oyuncak ayı, dedemin o hırıltılı nefesi benim bütün kelimelerimi paramparça ediyor. Bana hep "iyilik yap" dediler, "dua et" dediler. Ama ben ne yaparsam yapayım, mazlumların çığlığı hâlâ gökyüzünde yankılanıyor. Ve Rabbim, o sessizliğin ardında susuyor. Suskunluğu bir sır mı, yoksa bizim için bir imtihan mı bilmiyorum. Ama o suskunluk içimdeki bütün ümit kıvılcımlarını söndürüyor, isyana sürüklüyor. Belki de iyilik, bu devasa kötülüğün yanında bir damla suyun ateşe düşüşü kadar etkisizdir. Ama yine de o damla düşmezse, ateş daha da büyümez mi? İşte bu çelişki yakıyor içimi. Ne kadar iyilik yapsak da, kötülük hep daha gürültülü, hep daha kanlı. Ve biz, elimizden hiçbir şey gelmeyen zavallı seyircileriz.
Bu noktada basit bir insan olarak o kadar üzüntü doluyum ki. Yaşadığım şeyler, gördüğüm çehreler ve dahası. Artık pek fazla kaldıramıyorum. Yüreğim daralıyor, nefesim sessizleşiyor. Böyle zamanlarda yaptığım tek şey vardır, o da sahil kenarına gitmek ve havayı koklamak. Ancak taze deniz kokusu açabiliyor sıkılan yüreğimi. Bende gittim, uzun uzun oturdum. Dalgalar eşliğinde sahip olduluğum şeylerin değerinden utandım. Dedemi düşündüm, biraz gözyaşı döktüm. Sonra yitip giden canlar, su dahi bulamayan çocuklar aklıma geldi, biraz daha duruldum. Kendi kendime, "üzülmeye hakkın yok, şükret" dedim. Halbuki şükür ile aram pek iyi değildir. Memnunum da bu halimle. Hatta ara sıra "böyle yarattın, suç benim değil. Bence beni sende böyle seviyorsun" diye tiye de alırım kendimi. Ama bugün denizin kıyısında otururken, şükür ile isyanın arasında sıkıştığımı fark ettim. İçimde iki ses vardı: Biri bana “sus, sabret, bekle; belki gün gelir anlarsın” diyordu. Diğeri ise “yeter artık, sorularını susturma, Rabbine karşı da olsa haykır” diye bağırıyordu. İkisine de hak verdim. Çünkü insan bazen aynı anda hem teslim olan hem de isyan eden bir mahlûk oluyor. Ama isyanın sınırı konusunda çok acizim, onu da fark ettim. Yaratılışım en ufak bir sabır ile yoğrulmamış; mayam biraz fazla derin, sığ suları hak getire. Ancak oturduğum yerin az ilerisinde bu sular, keşke benim kıyıma az da olsa vursalar... Dalgalara baktım, onların hiç durmadan kıyıya vurup geri çekilmesini izledim. Belki bizim hayatımız da böyleydi; çarpıyor, dağılıyor, geri dönüyor ama asla tam anlamıyla dinmiyordu. Ve işte tam orada anlıyor insan. "Acının sonu yoktu."
Kendi hayatımda yitirdiklerimi düşündüm bir kez daha dalgalarla beraber. Dedemi, çocukluğumu, kendimden çaldığım zamanları… Bu paradoks içinde bir kez daha Gazze’deki çocukları düşündüm. Biz burada denizin kokusunu içine çekip biraz olsun rahatlamaya çalışırken, onlar toprağın altındaki serinlikte, kim bilir hangi hayalden mahrum bırakılıyorlardı. O an, sahip olduklarım bana bir kez daha yük gibi geldi. Üst üste ikinci defa mahçup hissettim. Aynı şeyleri kendime düşündürenin ben mi olduğunu sorgulayarak. Hani, hani onların yokluğuna karşılık, benim elimde fazlası vardı. Bir an için “şükret” sözüyle “isyan et” sözü birbirine karıştı. Belki şükür, sadece var olana razı gelmek değil; başkasının acısını kendi yüreğine alıp onun yükünü taşımaktı. Belki isyan da aslında Tanrı’ya karşı bir haykırış değil; Tanrı’yı bulmaya çalışan, ama bulamayınca öfkelenen insanın duasıydı. Bilmiyorum, bilemiyorum. Sadece belkiler... Denizin karşısında diyebildiğim tek şey vardı. “Beni böyle yarattın, bu dertlerle, bu sorularla. O hâlde beni böyle de sev, çünkü ben senden başka hiçbir yere gidemem.”
Sahip olduklarım bir yük gibi geliyor evet, ama onlardan da kurtulmak istemiyorum. Sadece hissedemiyorum onları. Bir arkadaşın kahkahasını, eskiden sırtımı sıvazlayan bir dokunuşu, bana edilen sözlerin o samimiyet hissini... Hepsi camın arkasından izlenen sahneler gibi. Görüyorum, duyuyorum ama bana ulaşmıyor, dokunamıyor. Anlamını yitirmiş, sığ birer gürültüye dönüşmüşler. İnsanlar bana bakıyor ve 'İyi' diyorlar. Ben içeride, derin bir kuyunun dibinde onlara bakıyorum ve "iyiyim" diyemiyorum. Sanki insanlıkla aramda aşılamaz bir duvar var. Verenden alamıyorum, istediklerimi alsam da ulaşamıyorum. Çokluğun içinde, tek başına ve yalnız. Bu yalnızlık, kimsenin olmadığı bir yalnızlık değil halbuki. İnsanların içindeyken, onların arasındayken hissettiğin bir yalnızlık. Seni saran duvarların en kalını.
"Her şeye rağmen, yine de beni böyle sev. Bu hatalarla, bu uzaklıklarla, bu yabancılıklarla... Çünkü bu karanlık kuyunun dibinde, senden başka kimseye sesimi duyuramıyorum. Sana ulaşamıyormuş gibi hissetsem de, gitmem gereken tek yerin yine sana olduğunu biliyorum."