Spoiler içeriyor
Ariel ve Seçme Şiirler’i okuduğumda sanki kitap değil de bir insanın kendi ölümüyle hesaplaşmasını izledim. Sylvia Plath kelimeleri öyle yazmış ki, şiir değil, ruh parçaları gibi. Her dizeyi okurken, onun nefesini son kez verirken duyuyormuşum gibi geldi. Bazı şiirler çok…devamıAriel ve Seçme Şiirler’i okuduğumda sanki kitap değil de bir insanın kendi ölümüyle hesaplaşmasını izledim. Sylvia Plath kelimeleri öyle yazmış ki, şiir değil, ruh parçaları gibi. Her dizeyi okurken, onun nefesini son kez verirken duyuyormuşum gibi geldi. Bazı şiirler çok sertti; özellikle babasına yazdığı satırlarda bir kız çocuğunun öfkesiyle bir kadının yıkımı birbirine karışıyordu. “Lady Lazarus” mesela, ölümü alaya alırken bile içindeki intiharı saklamıyordu.
“Ariel”de atın koşusu özgürlük gibi görünse de aslında hızla yok oluşa giden bir nefesti. Onun ölümü beni en çok bu yüzden çarptı. Çünkü bu şiirleri sadece bir şairin hayal gücüyle değil, kendi hayatının en karanlık anlarından süzerek yazdığı belli. Plath için ölüm bir ihtimal değil, sürekli yanı başında duran bir hakikat. Ve biz onun satırlarını okurken, aslında kendi vedasını fısıldadığını fark ediyoruz. Bu kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir boşluk kaldı.
Ne tamamen hüzün, ne de sadece hayranlık… İkisinin arasında, ağır bir yankı gibi bir şey. Sanki kendi içimdeki karanlıkla yüzleşmek zorunda bırakıldım. Plath bana şunu öğretti: bazen edebiyat bir güzellik değil, insanın kendi acısını başkasına bulaştırma biçimi. Ve ben o acıya yakalandım. O yüzden bu kitabı unutabileceğimi sanmıyorum. Bitirdiğimde elimde bir kitap değil, bir kadının ölmeden önceki son nefesleri kaldı. Bazı satırları okurken içimden sadece “işte tam burada Sylvia kendini ifşa etmiş” dedim.
Mesela “Lady Lazarus” şiirinde şu dize beni yerle bir etti: “Ölmek bir sanattır, ben bunda çok iyiyim.” Ölümü bu kadar sıradanlaştırması, hatta sanki sahneye çıkar gibi anlatması beni hem ürküttü hem de büyüledi. O an anladım ki onun için intihar bir ihtimal değil, neredeyse bir yaşam biçimiydi. Bir başka yerde, “Daddy” şiirinde babasına hitap edişi içimi ezdi. O şiir boyunca bir kız çocuğunun öfkesini, kırgınlığını, korkusunu ve nefretini aynı anda duydum. “Seni öldürdüm sonunda, kara ayakkabılı baba” dediği satır, bana sadece bir babaya duyulan öfkeyi değil, kendi içindeki karanlığı öldürme çabasını da düşündürdü.
Bu şiiri okurken onun yaralı çocukluğunu hissettim; ölümü belki de sadece babasının gölgesinden kaçmanın başka bir yoluydu. Ariel şiirinde ise özgürlüğün ve ölümün nasıl aynı şeye dönüştüğünü fark ettim. Atın koşusunu anlatırken bir yandan da hızla yok oluşa giden bir bedeni hissettirdi. O dizelerdeki hız, aslında hayattan kopuşun temposuydu. Beni en çok etkileyen şey buydu: Plath ölümü bir sona değil, bir tür özgürlük kapısına benzetiyordu. Bütün bu şiirleri onun ölümüyle birlikte okuyunca, her şey daha da ağır geliyor. Satırların altında gizli bir vasiyet, kelimelerin arasında duyulmaz bir vedâ var.
O yüzden bu kitabı elimden bıraktığımda sadece bir şairi değil, bir kadının içsel çöküşünü taşıyor gibi hissettim. Belki de bu yüzden çok etkiledi beni; çünkü Plath acısını sadece yaşamamış, bize de bulaştırmış. Ve ben o acının içinde hem kayboldum hem de kendimi buldum.