Spoiler içeriyor
Ben kitabı gerçekten çok beğendim sadece bir ülkenin nasıl geliştiğini anlatan bir kitap değil aslında bir toplumun nasıl değişebileceğini, bir ülkenin kalkınması için insanların neleri değiştirmesi gerektiğini anlatıyor. Kitap Finlandiya’nın o dönemki durumundan yola çıkarak insanların nasıl bir değişim başlattığını…devamıBen kitabı gerçekten çok beğendim sadece bir ülkenin nasıl geliştiğini anlatan bir kitap değil aslında bir toplumun nasıl değişebileceğini, bir ülkenin kalkınması için insanların neleri değiştirmesi gerektiğini anlatıyor.
Kitap Finlandiya’nın o dönemki durumundan yola çıkarak insanların nasıl bir değişim başlattığını anlatıyor. Ama burada sadece devletin veya yöneticilerin yaptıklarından bahsedilmiyor. Öğretmenlerden doktorlara, aydınlardan gençlere kadar toplumdaki herkesin üzerine düşen sorumluluklardan bahsediliyor özellikle eğitim konusu kitapta çok büyük bir yer kaplıyor.
Bir ülkenin gelişmesi için önce insanların kendisini geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. İnsanların okumaları, öğrenmeleri, düşünmeleri, çalışmaları ve sadece kendi hayatlarını değil, yaşadıkları toplumu da düşünmeleri gerektiğini anlatıyor.
Bence kitabın en güzel taraflarından biri de sürekli birileri gelip ülkeyi düzeltsin düşüncesinin karşısına çıkması. Herkesin kendi bulunduğu yerden yapabileceği bir şey olduğunu gösteriyor. Öğretmensen öğrencini iyi yetiştir, doktorsan insanlara faydalı ol, bir şeyler biliyorsan bildiklerini başkalarına aktar yani illa çok büyük bir şey yapmak gerekmiyor herkes kendi yaptığı işte elinden gelenin en iyisini yaptığında bile topluma bir katkı sağlayabiliyor.
Özellikle gençlere verilen mesajları da çok önemli buldum çünkü gençlerin sadece geleceğin değil, bugünün de bir parçası olduğunu ve toplumun gelişmesinde önemli bir rol oynayabileceklerini anlatıyor. O yüzden Atatürk’ün özellikle gençlerin bu kitabı okumasını istemesini ve hatta okullarda okutulmasını istemesini şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Bende aynı düşüncedeyim kesinlikle okullarda okutulması gereken kitaplardan biri sadece tarih veya bir ülkenin gelişimi hakkında bilgi vermiyor; insana sorumluluk duygusu da kazandırıyor. ben ne yapabilirim? diye düşündürüyor bence özellikle genç yaşta okunması bu yüzden çok değerli.
Bence kendini geliştirmek isteyen, yaşadığı topluma ve ülkesine bir katkısı olsun isteyen herkesin okuması gereken kitaplardan biri kesinlikle tavsiye ediyorum.
-Alıntı-
Tolstoy’un şu güzel sözlerini anmak gerek;
“Toplumdaki şiddetli bozuklukların temel sebeplerinden biri, herkesin kendi hayatını düzenlemeye çalışması ama kimsenin daha iyi bir yaşam düzeni inşa etmeye gayret göstermemesidir.”
"Ülkenizin temellerini yeniden güçlendirmeyi düşünün. Halkınızın yeniden daha iyi, daha yüksek eğitim alması üzerine kafa yorun."
Demir Alev 2 Rebecca Yarros Okuma Maratonu, Okudukça duygu ve düşüncelerimi tepkilerimi buraya yazacağımm. Elinde olanlar siz de başlayabilirsiniz, beraber ilerleyelim spoiler vermeden düşüncelerinizi paylaşın, bakalım kitap bize neler yaşatacak.🐉📖
Spoiler içeriyor
Romantizm, gizem ve polisiye seviyorsanız, bir de içinde yetişkin içerik olmasından hoşlanıyorsanız sevebileceğiniz kitaplardan birisi bence İndigo Dağı. Kitap, Winslow’un polis şefi olarak küçük bir kasabaya gelmesiyle başlıyor. Winslow kasabaya geldikten kısa bir süre sonra, İndigo adında bir dağdan kadınların…devamıRomantizm, gizem ve polisiye seviyorsanız, bir de içinde yetişkin içerik olmasından hoşlanıyorsanız sevebileceğiniz kitaplardan birisi bence İndigo Dağı.
Kitap, Winslow’un polis şefi olarak küçük bir kasabaya gelmesiyle başlıyor. Winslow kasabaya geldikten kısa bir süre sonra, İndigo adında bir dağdan kadınların atlayarak intihar ettiği anlatılıyor. Fakat Winslow bu ölümlerin gerçekten intihar olduğuna pek inanmıyor. Çünkü ortada bazı şüpheli noktalar var ve kadınların ölümlerinin arkasında birinin olduğunu düşünüyor.
Winslow bir yandan bu ölümleri araştırıp kadınların kim tarafından öldürüldüğünü, neden sürekli intihar süsü verildiğini ve özellikle neden İndigo Dağı’nın kullanıldığını çözmeye çalışırken, diğer yandan Griffin Eden ile tanışıyor. Griffin’le arasında romantik bir ilişki başlıyor ve olayların gizemli tarafıyla romantik tarafı aynı anda ilerliyor. Yani kitap sadece bir cinayet soruşturmasından oluşmuyor, aynı zamanda romantik bir ilişkiyi de okuyoruz.
Ben özellikle gizem kısmını çok sevdim. Sürekli kadınlar ölüyor ve bunların gerçekten intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu düşünüyoruz. Ben de okurken sürekli acaba kim öldürüyor bunları? diye düşünüp tahmin yürütmeye çalıştım. Bu yüzden kitap benim için oldukça merak uyandırıcıydı.
Finalde ise katilin kim olduğunu öğrendiğimde gerçekten çok şaşırdım. Açıkçası aklımdan bazı kişiler geçti ama katilin o kişi çıkmasını beklemiyordum, ne yalan söyleyeyim. Öğrendikten sonra önceki olayları düşününce bazı şeylerin yerine oturduğunu fark ettim. Bu yüzden final kısmını genel olarak beğendim.
Yazarın kalemini de sevdim. Gayet akıcı ve merak uyandıran bir anlatımı var. Arada bana klişe gelen birkaç cümle oldu ama beni rahatsız edecek bir seviyede değildi.
Bir de yetişkin içerik konusunda uyarayım. Sahneler çok aşırı detaylandırılmıyor ama oldukça fazla yani yetişkin içerikten hoşlanıyorsanız bence sorun yaşamazsınız. Çok açık açık anlatılmasa da neler yaşandığını anlayabiliyoruz ama bu tarz içeriklerden hoşlanmıyorsanız kitabı okurken rahatsız olabilirsiniz.
Genel olarak benim için güzel, akıcı ve merak uyandırıcı bir kitaptı. Yazarın da okuduğum ilk kitabıydı ve kalemini genel olarak sevdim.
Spoiler içeriyor
SPOILER İÇERİR! Tuhaf Ev’i okumadıysanız bu yorumu okumanızı tercih etmiyorum çünkü kitabın konusundan, olayların nasıl geliştiğinden ve finalden bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim ki sonradan spoiler yedim demeyin tamamen sansürsüz bir şekilde anlatacağım. Uketsu’nun kalemini gerçekten çok beğeniyorum arkadaşlar. Daha önce Tuhaf…devamıSPOILER İÇERİR!
Tuhaf Ev’i okumadıysanız bu yorumu okumanızı tercih etmiyorum çünkü kitabın konusundan, olayların nasıl geliştiğinden ve finalden bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim ki sonradan spoiler yedim demeyin tamamen sansürsüz bir şekilde anlatacağım.
Uketsu’nun kalemini gerçekten çok beğeniyorum arkadaşlar. Daha önce Tuhaf Resimler kitabını okumuştum ve onu da çok sevmiştim. Bence Uketsu’nun en güzel taraflarından biri, çok alışılmışın dışında konular kullanması. Çok fazla kitap okudum ama bu tarz konuları işleyen yazarları çok fazla görmüyorum o yüzden böyle farklı fikirler görmek beni gerçekten heyecanlandırıyor. Eğer sizin de bu tarz değişik ve gizemli kitap önerileriniz varsa yorumlara bırakabilirsiniz, seve seve bakarım.
Tuhaf Ev’de olaylar bir evin planındaki tuhaflıkların incelenmesiyle başlıyor. İlk başta ortada sadece satın alınması düşünülen garip bir ev ve bu evin planı var ama plana dikkatli baktıkça bazı şeylerin normal olmadığı fark ediliyor. Odaların konumu, pencerelerin yerleri, evin bazı bölümlerinin birbirinden garip şekilde ayrılması derken olayın arkasında başka bir şey olduğu hissediliyor.
Ben özellikle kitabın bu kısmını çok beğendim çünkü sadece anlatılanları okumuyoruz; evlerin planlarını ve fotoğraflarını da gerçekten görüyoruz. Karakterler plan üzerinde bir yeri incelerken siz de kitabın içindeki plana bakıp onlarla beraber ilerliyorsunuz. Bir süre sonra gerçekten kendimi kitap okumaktan çok, evin planını inceleyip olayları çözmeye çalışırken buldum. Bence bu, kitabın en güzel detaylarından biriydi.
Sonrasında bu garipliklerin yalnızca mimari bir mesele olmadığını, evlerin cinayetlerle bağlantılı olduğunu öğreniyoruz. Araştırma ilerledikçe başka evler, başka insanlar ve geçmişte yaşanan olaylar da hikâyeye dahil oluyor. Böylece başta tek bir ev üzerinden başlayan gizem, giderek ailenin geçmişine ve yıllardır sürdürülen korkunç bir ritüele bağlanıyor.
Geçmişte yaşanan ailevi olayları öğrendikçe işin boyutu da değişiyor. Yasak bir ilişki, bunun ardından yaşananlar, bir kadının psikolojik olarak çökmesi ve kendisine zarar vermesi derken aile bütün bunları bir lanet olarak yorumlamaya başlıyor. Daha sonra sol el anma töreni adı altında korkunç bir gelenek oluşturuluyor. Korkunç gerçekten.
Sol eli olmayan bir çocuğun doğması bile aile tarafından normal bir durum olarak görülmüyor ve lanetin bir işareti kabul ediliyor. İşin en korkunç tarafı ise bu ritüelin devam ettirilmesi için insanların öldürülmesinin gerekli görülmesi. İnsanların bunu yıllar boyunca sürdürmesi ve zamanla bir aile geleneği hâline getirmesi açıkçası beni oldukça gerdi.
Bütün bunları öğrendikten sonra evlerin planlarına da başka bir gözle bakmaya başlıyoruz. Başta neden orada olduğunu anlamadığımız odaların, pencerelerin ve geçişlerin aslında insanları gizlemek, gözetlemek ve cinayetleri gerçekleştirmekle bağlantılı olduğunu öğreniyoruz. Kitabın başında küçücük bir ayrıntı olarak gördüğünüz bir şeyin ileride çok önemli bir hâle gelmesi gerçekten hoşuma gitti.
Finale geldiğimde ise kitabın her şeyi tamamen açıklamamasını sevdim bazı noktaların açık bırakılması bence hikâyeye yakışmış. Çünkü kitap boyunca olayları kendimiz çözmeye çalışıyoruz ve finalden sonra da bazı şeyleri kafamızda tekrar kurabiliyoruz. Yalnız karakterler ve aile ilişkileri yer yer benim için biraz karıştı. Bazı olayların birbirine nasıl bağlandığını anlamak için biraz durup düşünmem gerekti.
Ama finalin bende bıraktığı his güzeldi. Kitabı kapattıktan sonra her şey tamamen bitmiş gibi hissetmedim. Özellikle başlarda gördüğümüz ev planlarını ve sonradan öğrendiğimiz gerçekleri düşündükçe, kitabın bazı ayrıntıları tekrar aklıma geldi. Bence finalin açık uçlu bırakılması da bu yüzden işe yarıyor.
Genel olarak Tuhaf Ev’i gerçekten beğendim. Tuhaf Resimler de benim için çok farklı bir kitaptı ama bu kitap bana daha ürpertici geldi. Özellikle olayların arkasındaki aile geçmişini öğrendikçe rahatsız edici tarafı daha fazla ortaya çıktı.
Konusunu ve anlatım şeklini yaratıcı buldum. Bazı yerlerde karakterler ve aile ilişkileri kafamı karıştırsa da, ev planları üzerinden ilerlemesi, fotoğrafların kitapta yer alması ve olayların parça parça ortaya çıkması benim çok hoşuma gitti.
Spoiler içeriyor
Kitap genel olarak Halide ve Ali Deniz’in, yıllar önce yaşanan bir yanlış anlaşılmanın ardından yeniden karşılaşmasını ve geçmişte yarım kalan ilişkilerinin yeniden şekillenmesini anlatıyor. Temelinde aslında oldukça basit ve doğru işlendiğinde etkili olabilecek bir hikâye var: Birbirini seven iki insanın,…devamıKitap genel olarak Halide ve Ali Deniz’in, yıllar önce yaşanan bir yanlış anlaşılmanın ardından yeniden karşılaşmasını ve geçmişte yarım kalan ilişkilerinin yeniden şekillenmesini anlatıyor. Temelinde aslında oldukça basit ve doğru işlendiğinde etkili olabilecek bir hikâye var: Birbirini seven iki insanın, geçmişte yaşanan bir olay yüzünden yıllarca ayrı kalması. Fakat bence kitabın en büyük problemi, bu temel hikâyenin üzerine gereğinden fazla olay ve dram yüklenmiş olması.
Kitaptaki bazı mantık problemleri de dikkatimi çekti. Özellikle asker olan baba karakterinin silahını evin içerisinde açıkta ve herkesin ulaşabileceği şekilde bırakması bana oldukça absürt geldi. Mesleği gereği silah güvenliği konusunda bilinçli olması gereken bir karakterin böyle davranması, hikâyenin içerisinde açıklanmadığı için bana doğrudan bir mantık hatası gibi göründü.
Halide’nin Ali Deniz’e karşı yıllarca taşıdığı kırgınlık da benim açımdan tartışmalıydı. Birinden hoşlanıp karşılığını alamamak elbette üzücü olabilir fakat bir insanın sizi sevmemesi onu suçlu yapmaz. Halide’nin sürekli “Ben seni yıllarca sevdim.” üzerinden Ali Deniz’e kırılması bir noktadan sonra bana gereksiz geldi. Sevgi karşı tarafın ödemesi gereken bir borç değil.
Buradan sonrası spoiler içeriyor.
Dokuz yıl önceki mektup olayı ise kitabın en problemli noktalarından biri. Halide’nin verdiği kitabın içerisinden çıkan mektubun dili bana oldukça yapay geldi. Özellikle 17 yaşındaki bir karakterin yazdığı düşünüldüğünde, cümlelerin doğal bir duygudan ziyade karakteri kötü göstermek amacıyla yazıldığı hissine kapıldım. Sonrasında mektubu Halide’nin değil, Arya’nın yazdığını öğreniyoruz. Üstelik Arya, Ali Deniz’i Halide’yle birlikte olmazsa onun kendisini taciz ettiğini söylemekle tehdit ediyor. Taciz gibi ciddi bir konunun romantik bir ilişki içerisinde tehdit unsuru olarak kullanılması bence oldukça rahatsız edici ve yanlış işlenmiş bir noktaydı.
Bunun yanında Ali Deniz’in yıllarca bu mektubu gerçek sanmasına rağmen Halide’ye doğrudan hesap sormaması da bana inandırıcı gelmedi. Böyle ağır bir ithamla karşılaşan bir insanın en azından bunu neden yaptın diye karşısındaki kişiyle konuşmasını beklerdim. Burada yine kitabın genel problemine dönüyoruz: Karakterlerin konuşarak çözebileceği meseleler yıllarca konuşulmuyor ve sonrasında ortaya çıkan dram üzerinden hikâye ilerliyor.
Halide’nin kendi problemlerini çözdüğü, kendi gücünü gösterdiği sahneleri daha fazla görmek isterdim. Çünkü kadın karakterin başına gelen her olayda erkek karakterin ortaya çıkıp sorunu çözmesi, Ali Deniz’i gereğinden fazla “kurtarıcı” konumuna getiriyor.
Baba karakteri ise benim için ayrı bir problem. Kızını korumak istemesini ve onun için endişelenmesini anlayabiliyorum fakat yetişkin bir insanın ilişkisine bu kadar müdahale etmesi, Ali Deniz’i tehdit etmesi ve hatta Halide’ye fiziksel şiddet uygulaması karakterin başlangıçta çizilen baba profiliyle çelişiyor. Özellikle “kızı için endişelenen baba” olarak anlatılırken yetişkin insanların arasına bu kadar sert şekilde müdahale etmesi bana fazla abartılı geldi. Sonradan özür dilemesi bu davranışları tamamen ortadan kaldırmıyor.
Kitabın bir diğer büyük problemi ise olay kalabalığı. Ali Deniz’in yetim geçmişi, aile problemleri, baba meselesi, Arya’nın ihaneti, yanlış anlaşılma, kardeş sırrı, hastalık, kaçırılma, vurulma ve daha birçok olay aynı hikâyenin içerisine eklenmiş. Dram kullanılması başlı başına bir problem değil; ancak burada olaylar hikâyeyi derinleştirmekten çok uzatıyor gibi hissettirdi.
Bence kitabın temelindeki Halide ve Ali Deniz hikâyesi aslında tek başına yeterli. Geçmişte yaşanan yanlış anlaşılma, dokuz yıl sonra yeniden karşılaşmaları ve aralarındaki duygular çok daha derin işlenebilirdi. Fakat bunun üzerine sürekli yeni bir problem eklenmesi, bir süre sonra merak duygusundan çok “Şimdi hangi sorun çıkacak?” hissi oluşturuyor.
Genel olarak kitabın fikrini tamamen başarısız bulmuyorum. Hatta daha sade, tutarlı ve karakterlerin iletişimine daha fazla yer veren bir anlatımla oldukça etkili bir aşk hikâyesine dönüşebilirdi. Ancak fazla olay kullanılması, bazı mantık problemleri, karakterlerin zaman zaman tutarsız davranması ve iletişimsizliğin sürekli çatışma yaratmak için kullanılması benim için kitabın en büyük eksileriydi.
Kısacası benim problemim kitabın dram içermesi değil; dramın hikâyeyi desteklemek yerine zaman zaman hikâyenin kendisi hâline gelmesi. Daha az olay, daha fazla karakter derinliği ve daha gerçekçi tepkilerle çok daha güçlü bir kitap olabileceğini düşünüyorum.
Konusuna gelecek olursak; kitap, yazarın annesinin gençlik yıllarına ait bir fotoğrafı bulmasıyla başlıyor. Bu fotoğraf ona, annesinin bir zamanlar hayalleri, umutları ve özgürlüğü olan genç bir kadın olduğunu hatırlatıyor. Ardından annesinin çocukluğunu, gençliğini, evliliğini, yoksullukla mücadelesini ve erkek egemen bir…devamıKonusuna gelecek olursak; kitap, yazarın annesinin gençlik yıllarına ait bir fotoğrafı bulmasıyla başlıyor. Bu fotoğraf ona, annesinin bir zamanlar hayalleri, umutları ve özgürlüğü olan genç bir kadın olduğunu hatırlatıyor. Ardından annesinin çocukluğunu, gençliğini, evliliğini, yoksullukla mücadelesini ve erkek egemen bir toplum içinde zamanla nasıl kendi hayatından uzaklaştırıldığını anlatıyor. Kısacası bu kitap yalnızca bir annenin yaşam öyküsü değil; aynı zamanda kadınların, alt sınıfın ve yoksulluğun insan hayatını nasıl şekillendirdiğini sorgulayan güçlü bir toplumsal eleştiri.
Bence kesinlikle herkesin okuması gereken kitaplardan biri. En sevdiğim yönlerinden biri de yaşanan her şeyi kader olarak anlatmak yerine, bunların toplumun, yoksulluğun, eril şiddetin ve erkek egemen düzenin bir sonucu olduğunu göstermesiydi. Yazar, annesinin yaşadığı hayatın kaçınılmaz olmadığını ve şartlar farklı olsaydı her şeyin bambaşka olabileceğini hissettiriyor. Bu yüzden kitap boyunca aklımda en çok kalan düşünce de "Her şey başka türlü olabilirdi." oldu.
Kitap yalnızca fiziksel şiddeti de anlatmıyor. Kadınların hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmasını, ekonomik özgürlüğünü kaybetmesini, sürekli ev işleri ve çocuk bakımıyla özdeşleştirilmesini, aşağılanmasını ve toplumun kadınlara yüklediği görünmez sorumlulukları da bir şiddet biçimi olarak ele alıyor. Bir kadın olarak bunları okumak beni ayrıca etkiledi. Bunun yanında yoksulluğun sadece maddi imkânsızlık olmadığını; insanın seçimlerini, hayallerini ve özgürlüğünü elinden alan bir sistem olduğunu da çok başarılı bir şekilde gösteriyor.
Yazarın kendi çocukluğuna ve yaşadığı dışlanmaya da yer vermesi kitaba ayrı bir derinlik katmış. Böylece eser sadece kadınların değil, toplumun farklı gördüğü herkesin nasıl baskı altında bırakıldığını da anlatıyor.
Yazım diline ise ayrıca bayıldım. Nefis derecede sade ve akıcı. Gereksiz betimlemelere boğulmadan, doğrudan duyguyu hissettiren bir anlatımı var. Yaklaşık 78 sayfalık bir kitap olmasına rağmen vermek istediği mesajları oldukça güçlü bir şekilde aktarıyor. Bir oturuşta rahatlıkla okuyabileceğiniz ama bitirdikten sonra uzun süre üzerine düşüneceğiniz kitaplardan biri.
Kitabın adı da bence içeriğini kusursuz bir şekilde yansıtıyor. Çünkü burada anlatılan kavgalar sadece bir eşle yaşanan çatışmalar değil; yoksulluğa, toplumsal cinsiyet rollerine, eşitsizliğe ve kadına dayatılan hayata karşı verilen görünmez mücadeleler.
Ben bu kitabın gerçekten önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Toplumsal sınıf, kadın-erkek eşitsizliği, yoksulluk, özgürlük ve mücadele gibi konuları bu kadar kısa bir metinde böylesine etkileyici bir anlatımla ele alabilmesi bence büyük bir başarı. Ben çok ama çok beğendim. Eğer bu konular ilginizi çekiyorsa, bu kitabı kesinlikle okumanızı öneririm.
Spoiler içeriyor
Uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi ve sonunda okuyup bitirdim. Joanne Greenberg'in yarı otobiyografik romanı olduğunu öğrendiğimde zaten kitabı okuma isteğim daha da arttı. Kitabı etkileyici yapan en önemli şey ise anlatılanların büyük ölçüde yazarın kendi yaşamından izler taşıması. Yahudi…devamıUzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi ve sonunda okuyup bitirdim. Joanne Greenberg'in yarı otobiyografik romanı olduğunu öğrendiğimde zaten kitabı okuma isteğim daha da arttı. Kitabı etkileyici yapan en önemli şey ise anlatılanların büyük ölçüde yazarın kendi yaşamından izler taşıması. Yahudi asıllı Amerikalı yazar Joanne Greenberg, çocukluğundan itibaren şizofreni belirtileri göstermeye başlıyor ve henüz 16 yaşındayken bir psikiyatri hastanesine yatırılıyor. Uzun yıllar süren psikoterapi sayesinde iyileşme sürecine giriyor ve yaşadıklarını bu kitapta ana karakterimiz Deborah üzerinden anlatıyor. Bu yüzden okurken yaşananların kurgu olmasının ötesinde, gerçek bir insanın yaşadığı acıları ve mücadeleyi okumak beni kitaba çok daha fazla bağladı.
Hikâyemiz Deborah'ın intihar girişiminin ardından ailesi tarafından bir psikiyatri hastanesine yatırılmasıyla başlıyor. Burada hayatını değiştirecek kişi olan Dr. Fried ile tanışıyor. Deborah ilk başta kimseye güvenmeyen, içine tamamen kapanmış biri. Fakat Dr. Fried onun kimseye anlatmadığı çok büyük bir sır taşıdığını hissediyor. Seanslar ilerledikçe aralarında güçlü bir güven bağı kuruluyor ve Deborah yavaş yavaş zihninin kapılarını aralamaya başlıyor.
Kitabın en çarpıcı kısmı ise burada başlıyor. Deborah aslında yalnızca gerçek dünyada yaşamıyor; zihninde Yr Krallığı adını verdiği bambaşka bir evren var. Kendine ait dili, zamanı, tanrıları ve kuralları olan bu dünya Deborah için en az gerçek dünya kadar gerçek. Sürekli tanrıların seslerini duyuyor, onların yargıları ve emirleriyle yaşıyor. Bir yanda doktorlar, hemşireler ve hastane, diğer yanda Yr Krallığı... Deborah artık hangisinin gerçek, hangisinin zihninin ürünü olduğunu ayırt edemeyecek bir noktaya geliyor.
Bu yüzden kitap zaman zaman oldukça boğucu hissettirebilir. Deborah'ın zihninin içine giriyor, onun yaşadığı karmaşayı birebir deneyimliyoruz. Bazen gerçeklikle bağı tamamen kopuyor, bazen de yeniden kurmaya çalışıyor. Bu nedenle bana göre tek oturuşta okunabilecek bir kitap değil. Sindire sindire, üzerine düşünerek okunması gereken, ağır ilerleyen eserlerden biri.
Kitap ilerledikçe Deborah'ın neden bu noktaya geldiğini de öğreniyoruz. Bu doğuştan "deli" olduğu için değil. Aksine üstün zekâlı, hayal gücü çok güçlü ve resim konusunda oldukça yetenekli bir genç kız. Ancak beş yaşında geçirdiği ciddi sağlık sorunları sırasında yaşadığı travmalar, hastanede karşılaştığı olumsuz davranışlar, sonrasında Yahudi kimliği nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılık ve akran zorbalığı onun ruhunda derin yaralar açıyor. Gerçek dünyada gördüğü dışlanma zamanla zihninde yarattığı Yr Krallığı'na da yansıyor.
Bir süre sonra sadece insanlar değil, kendi zihninde yarattığı tanrılar bile onu aşağılıyor, eleştiriyor ve cezalandırıyor. Deborah başkalarının ona söylediklerini öylesine içselleştiriyor ki sonunda kendi yarattığı dünyada bile kendisini suçlayan ve değersiz hissettiren seslerden kaçamıyor. Kitap aslında sadece şizofreniyi değil; travmanın, dışlanmanın ve insanın yaşadığı psikolojik yüklerin zihninde nasıl derin yaralar açabileceğini de çok güçlü bir şekilde anlatıyor.
Kitapta beni etkileyen bir diğer nokta ise Deborah'ın ailesiydi. Ailesi onu sevmiyor ya da ondan vazgeçmiş insanlar değil. Tam tersine kızlarını kurtarmak istiyorlar fakat ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Onların çaresizliği, suçluluk hisleri ve sürekli "Acaba nerede hata yaptık?" diye kendilerini sorgulamaları da oldukça gerçekçi işlenmişti. Aynı şekilde toplumun şizofreniye bakış açısını da çok başarılı yansıtıyor. İnsanların ruhsal hastalıkları anlamak yerine korkuyla yaklaşması, hastaları etiketlemesi ve önyargıları, Deborah'ın yaşadığı mücadeleyi daha da zorlaştırıyor. Kitap aslında bize, ruhsal hastalıklarla mücadele eden insanların en büyük savaşlarından birinin toplumun bakış açısı olduğunu da gösteriyor.
Ancak kitabın eksik bulduğum yönleri de vardı. Öncelikle çok güçlü bir edebî dil bekleyenleri tatmin edeceğini düşünmüyorum. Kitabın amacı etkileyici cümleler kurmaktan ziyade Deborah'ın psikolojisini ve yaşadığı süreci okura hissettirmek olduğu için edebî yönü bana göre çok ön planda değildi.
Bir diğer eleştirim ise temposu. Kitabın bazı bölümleri gerçekten çok etkileyici ve merak uyandırıcı ilerlerken, bazı kısımlarında tempo ciddi anlamda düşüyor. Bu yüzden yer yer sıkıldığım bölümler oldu. Açıkçası tek oturuşta okuyup bitirilebilecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Ağır ilerleyen, sindirilerek okunması gereken bir eser. Eğer psikolojik tahlilleri seven biri değilseniz zaman zaman sıkıcı gelebilir. Buna rağmen, özellikle şizofreniyi ve bir insanın zihninde yaşadığı savaşı anlamak isteyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm, etkileyici bir kitaptı.
Tezer Özlü ile ilk kez bu kitap sayesinde tanıştım ve iyi ki de bu kitapla tanışmışım diyorum. Eski Bahçe Eski Sevgi, birbirinden bağımsız görünen ama aynı duyguda buluşan öykülerden oluşan bir eser. Kitapta çocukluk, aile, yalnızlık, geçmiş, aşk, ölüm, özlem…devamıTezer Özlü ile ilk kez bu kitap sayesinde tanıştım ve iyi ki de bu kitapla tanışmışım diyorum. Eski Bahçe Eski Sevgi, birbirinden bağımsız görünen ama aynı duyguda buluşan öykülerden oluşan bir eser. Kitapta çocukluk, aile, yalnızlık, geçmiş, aşk, ölüm, özlem ve insanın kendini ait hissedememesi gibi temalar işleniyor. Her öykü farklı karakterleri ve farklı hayatları anlatsa da ortak noktaları, insanların iç dünyalarındaki kırgınlıkları ve yaşamla olan hesaplaşmaları. Özellikle geçmişin insan üzerindeki etkisi, çocukluk anılarının yıllar sonra bile nasıl insanın peşini bırakmadığı ve eski sevgilerin, eski evlerin, eski bahçelerin hafızada bıraktığı izler kitabın merkezinde yer alıyor.
Kitaptaki olaylar büyük kırılmalar üzerine kurulmuş değil. Daha çok günlük hayatta yaşanan küçük anların, sıradan gibi görünen duyguların insanın içinde nasıl derin yaralar bıraktığını anlatıyor. Karakterler kimi zaman çocukluklarına dönüyor, kimi zaman aile ilişkilerini sorguluyor, kimi zaman da geçmişte bıraktıkları insanları ve yaşadıkları hayatı düşünüyor. Bu yüzden kitap, olaylardan çok hislere ve karakterlerin iç sesine odaklanıyor. Okurken sanki birinin günlüğünü ya da en gizli düşüncelerini okuyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Ben bu kitabı okurken en çok Tezer Özlü'nün anlatımına hayran kaldım. Yazdığı cümleler öyle etkileyiciydi ki neredeyse her sayfada altını çizmek istediğim satırlar vardı. Uzun zamandır hiçbir kitapta bu kadar fazla alıntı yapma isteği duymamıştım. Bazı cümlelerde kendimi gördüm, bazı satırlar ise sanki benim söyleyemediğim duyguları anlatıyordu. Kitabı bitirdiğimde aklımda olaylardan çok hissettirdikleri kaldı.
Bu kitap herkese hitap etmeyebilir. Eğer sürekli olayların yaşandığı, temposu yüksek kitaplar okumayı seviyorsanız size yavaş gelebilir. insan psikolojisini anlamayı ve durup düşündüren cümleleri seviyorsanız bence kesinlikle okunması gereken bir eser.
Alıntı●
"Yaşanmış düşüncelerimde bir şey arıyorum. Acıyı bulamıyorum, yabancılık, özlem bulamıyorum. Derin bir sevgi ya da bir ilişki bulamıyorum. Hep o gözlemciyi görüyorum, düşüşleri ve çıkışları düzenleyen gözlemciyi. Beni yaşamımı gözleyen, beni fırtınalarla uçuşturan, karanlıkla seviştiren, güneşle doğuran, bulut olarak Doğu Denizi' ne yağdıran gözlemciyi. Bana yutkunmayı güçleştireni."
içim seviniyor gene bu kaçıncı sevgi, sevgi mi sevinç mi artık sözcüklere inanmıyorum. sözcükler yanıltıyor beni. ağzım kafamdan ırak. neye yakın ağzım? ninni gibi, böyle dinle. herkes uyuyor. ben de uyuyorum, de. ışığı kapa da ben seni uyutayım.*