Zygmunt Bauman'ın 1998 yılında yayımladığı çalışma. Tezimden dolayı hocamın önerisiyle okudum. Son derece etkileyici bir çalışma. Kısaca özetlemek gerekirse: Bauman'a göre modernizm, bir "bahçıvan" zihniyetine sahiptir. Modernist projeler, dünyayı düzenli, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir bahçeye dönüştürmeyi amaçlamıştır. Bu, geleneksel…devamıZygmunt Bauman'ın 1998 yılında yayımladığı çalışma. Tezimden dolayı hocamın önerisiyle okudum. Son derece etkileyici bir çalışma. Kısaca özetlemek gerekirse:
Bauman'a göre modernizm, bir "bahçıvan" zihniyetine sahiptir. Modernist projeler, dünyayı düzenli, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir bahçeye dönüştürmeyi amaçlamıştır. Bu, geleneksel yapıları, alışkanlıkları ve sosyal bağları "yabani otlar" olarak görmeyi içeriyor.. Modernist devletler, bu yabani otları temizleyerek, ulusal kimlik, rasyonel bürokrasi ve endüstriyel üretim gibi yeni ve "temiz" yapılar inşa etmeye çalıştılar.
Bu süreçte mekân, bir sabitleme aracı olarak kullanıldı. Modernizm, insanları ve kaynakları belirli coğrafyalara sabitleyerek, merkezi kontrolü kolaylaştırdı. Fabrikalar, okullar, hapishaneler ve ulus-devlet sınırları, bu sabitleme çabasının somut örnekleriydi. Bu sabitlenme, aynı zamanda geleneklerin de yerleşik ve kalıcı olmasını sağlamıştır. Gelenekler, belirli bir yerin, o yerin insanlarının ve onların ortak yaşam biçiminin ayrılmaz bir parçasıydı.
Bauman, bu dönemi "katı" modernlik olarak adlandırır; çünkü her şey belirli bir yere, kurala ve sisteme sabitlenmiştir.
Modernizm, her şeyi bilim ve rasyonellik temelinde yeniden inşa etme iddiasındaydı. Gelenekler, bu rasyonel projeye uymayan, "mantıksız" veya "ilkel" unsurlar olarak görülmüştür.
Modern devletler, eğitimden sağlığa, şehircilikten ekonomiye kadar her alanda merkezi planlamalar yaparak toplumları tasarlamaya çalıştı. Bu sosyal mühendislik, geleneklerin doğal akışını bozdu ve onları modern yapıların içine entegre etmeye zorladı.
Modernizmde kimlikler, genellikle ulus-devletin sınırları içinde, belirli bir coğrafyaya ve ortak bir tarihe dayalı olarak inşa edildi. Gelenekler, bu ulusal kimliğin bir parçası haline getirildi (örneğin, milli bayramlar, ulusal yemekler gibi). Bauman'ın analizi, küreselleşmenin bu "katı" modernliğin temellerini sarstığını öne sürer.
Küreselleşme, artık mekanı sabitlemek değil, aksine akışkanlık ve hareketlilik üzerine kurulu bir süreçtir. Sermaye, bilgi, mal ve seçkinler (Bauman'ın "turistler"i) hızla sınırlar arasında hareket ederken, "yerleşik" kalanlar (Bauman'ın "serseriler"i) bu hareketliliğin sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.
Bu akışkanlık, modernizmin düzenleme ve kontrol çabalarını aşındırır. Devletler, sermayenin ve bilginin akışını kontrol edemez hale gelir. Bu durum, geleneklerin de yerleşik bağlayıcılıklarını kaybetmesine yol açar. Gelenekler artık bir kimlik dayatması olmaktan çıkar, bireylerin kendi kimliklerini oluştururken seçebilecekleri birer seçenek haline gelir.
Küreselleşme, zamanı mekândan bağımsız hale getirir. Elektronik iletişim sayesinde, dünyanın bir ucundaki olay anında diğer ucunda öğrenilebilir. Bu, yerel geleneklerin ve değerlerin küresel bilgi akışıyla çarpışmasına neden olur.
Geleneksel olarak sabit olan kimlikler, küreselleşmeyle birlikte belirsizleşir. Bireyler, çoklu kimlikler arasında savrulur; yerel, ulusal ve küresel kimlikler arasında sürekli bir geçiş yaşarlar. Bu durum, geleneksel aidiyet duygusunu zedeler ve bireyleri bir kimlik arayışına iter.
Küreselleşme, ne modernist projeyi tamamlar ne de gelenekleri tam anlamıyla ortadan kaldırır. Bauman'a göre, küreselleşme gelenekleri parçalara ayırır ve onları bir nevi "piyasa ürünü" haline getirir. Geleneksel semboller, giysiler veya yiyecekler, küresel tüketim kültürünün bir parçası haline gelir ve orijinal anlamlarından koparılır.
Üzerinde düşünülmesi gereken alıntılar;
"Küreselleşmiş bir dünyada yerel olmak, toplumsal yoksunluk ve itibarsızlık işaretidir. Yerelleşmiş varoluşun rahatsızlıkları, kamusal mekânların yerelleşmiş hayatın erişim alanının dışına çıkması sonucu yerelliklerin anlam üretme ve anlam pazarlığı yapma kapasitesini kaybetmesi ve giderek kontrol edemedikleri algı yaratma ve yorumlama eylemlerine bağımlı hale gelmeleriyle yoğunlaşmaktadır. Küreselleşmiş entelektüellerin komüniterci düşleri/avuntuları buraya kadarmış."
(Sayfa 11)
"Yine de Cornelius Castoriadis'in belirttiği gibi, modern uygarlığımızın mevcut koşullarında yatan sorun, kendisini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. Belli başlı soruları sormamak, şimdiden resmi gündemin parçası olmuş sorulara yanıt getirememekten daha fazla tehlike barındırır; diğer yandan, yanlış türden sorular sormak çoğu kez gözlerin gerçekten önemli meselelerden kaçırılmasına yardımcı olur. Sessizliğin bedeli sert bir biçimde insanların ıstıraplarıyla ödenir. Neticede kader ve varış noktası, sürüklenmek ve yolculuk yapmak arasındaki tüm farkı doğru sorular sormak yaratır. Yaşam tarzımızın görünüşte sorgulanmaz denilen önermelerini sorgulamak, muhtemelen insanlara ve kendimize borçlu olduğunuz en acil görevdir."
(Sayfa 14)
"İktidar ve servet sahibi elitler geçmişte aynı bugün olduğu gibi, içinde yaşadıkları topraklarda halkın diğer kesimlerine kıyasla hep daha kozmopolit eğilimli olmuşlardı; sürekli kendilerine ait olan ve alt tabakalardaki insanları sıkı sıkıya bağlamış sınırları önemsizleştiren bir kültür yaratma eğilimindeydiler; içlerinde yaşadıkları nüfusa kıyasla sınırların ötesindeki elitlerle daha çok ortak yanları vardı."
(Sayfa 22-23)
"Bazı insanlar için fiziki engellerden uzak, eşi görülmedik bir özgürlüğün, eşi duyulmamış bir hareket etme ve uzaktan eyleme geçme becerisinin habercisidir. Başkaları içinse, kendilerini başka yerlere gitmek için ayırıp koparma şanslarının çok zayıf olduğu o yerel alanı ele geçirme ve ehlileştirmenin imkânsızlığına alamettir. "Mesafelerin artık hiçbir anlam ifade etmemesi" ile mesafelerin kopardığı yerel alanlar da anlamlarını kaybederler. Ancak bu, bazıları için anlam yaratma özgürlüğünün müjdecisi olurken, başkaları için anlamsızlığın yüklendiği bir kara haber olur. Bazıları artık istedikleri anda yerel alanlarından (herhangi bir yerel alandan) çıkabilirler. Diğerleriyse ayaklarının altından kayan ve içinde yaşadıkları tek yerelliği çaresizce izlemeye başlar."
(Sayfa 29)
"Seçkinlerin yeni sınırları aşmış yapısı sarhoş edici bir özgürlük hissi veriyorsa, geri kalan kişilerin kapandığı sınırlar da bir evden ziyade hapis hissi vermektedir. Ötekilerinin hareket etme özgürlüğü göze battığı için çok daha aşağılayıcı bir his. O buruk yenilgi tadını veren, eksik bir insanlığa işaret eden ve hayatın sunduğu ihtişamların paylaşımında aldatılmışlık hissi veren şey sadece "sabit kalma" koşulu, insanın kalben arzuladığı yerlere gidememesi ve daha yeşil otlaklara erişiminin engellenmesi değildir. Yoksunluk çok daha derinlere sirayet etmektedir."
(Sayfa 35)
"Mekânsal idare açısından bakıldığında, modernleşme haritacılık haklarının tekel altına alınması demektir. Ancak bu tekeli, yeniden yazılmış parşömenlere benzeyen, birbirini takip eden tarihi tesadüflerin katmanları üzerine inşa edilmiş bir şehirde sürdürmek imkânsızdır; uyumsuz geleneklerin seçici bir şekilde asimile edildiği ve kültürel yeniliklerin aynı şekilde seçici bir şekilde özümsendiği süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış ve hâlâ bu süreçlerle ortaya çıkan, her iki seçimin de değişen kurallara tabi olduğu, çok nadir açıklık kazandığı, eylem zamanı kendisini nadiren düşüncelerde gösteren ve sadece geriye dönülüp bakıldığında yarı mantıksal kodlamalara yatkın bir şehirde imkânsızdır."
(Sayfa 54)
"Çağdaş megalopoliste birliktelik değil, kaçınma ve ayrilma temel sağ kalma stratejilerine dönüşmüştür. İnsanın komşusunu sevmesi veya nefret etmesi mesele olmaktan çıkmıştır. Komşuları belli bir mesafede tutmak, ikilemi çözecek ve bu tercihi gereksiz kılacaktır; sevgi ve nefret arasında tercih yapmanın gerektiği durumları defetmektedir."
(Sayfa 62)
"Dünyadaki her şeyin bir anlamı vardı ve bu anlam bölünmüş ama tekil bir merkezden yayılıyordu, yani bütüncül bir savaş içinde birbirine kilitlenmiş, kenetlenmiş ve yapışmış iki dev iktidar blokundan yayılıyordu. Büyük Hizipleşme'nin ortadan kalkmasıyla, dünya artık bütüncül bir görünüm veremez olmuştur. Daha çok öngörmesi zor yerlerde katılaşan ve aslında nasıl tutulacağını kimsenin bilmediği bir ivmeyle hareket eden, dağınık ve birbirinden kopuk güçlerin sahası gibi görünmektedir."
(Sayfa 75)
"Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca ve birkaç yüzyıl öncesine dek, egemen devletlerin oluşturduğu bu parsellenmiş dünyanın üzerine tepeden dayatılan şey iki iktidar blokuydu. Blokların ikisi de, kendilerine ait "meta-egemenlik" alanları içinde, tek tek her devletin askeri, ekonomik ve kültürel açıdan yetersiz olduklarını varsayan bir yaklaşımdan hareketle devletlerin idare ettiği düzenler arasında koordinasyonun sürekli artırılmasını teşvik ettiler. Yavaş yavaş ama amansız bir şekilde devletler üstü bir bütünleşmeden yana çıkan yeni bir ilke teşvik edildi ve politik pratik içinde teşviki politik teoriden çok daha hızlıydı. "Küresel sahne" giderek devletlerin kendi arasındakilerden çok devlet grupları arasındaki ortak varoluşların ve rekabetlerin tiyatrosu olarak görülür oldu."
(Sayfa 80)
"Serbest ticaret kurallarının koşulsuz ve durdurulamaz bir güç olarak yayılması ve hepsinden öte sermaye ve finansın serbestçe hareket etmesi nedeniyle, "ekonomi” tedricen politik denetimden muaf hale gelmektedir; doğrusu "ekonomi" teriminin ilettiği esas anlam, "politik olmayanın alanıdır". Politikadan geriye kalan ne varsa her şeyin, aynı eski güzel günlerdeki gibi devlet tarafından halledilmesi beklenir. Ama ekonomik hayatla ilgili olan hiçbir şeye devletin dokunmasına izin verilmez: Bu yönde atılacak her adım dünya piyasalarının hızlı ve öfkeli cezalarıyla karşılaşır. Devletin ekonomik iktidarsızlığı, bir kez daha aşikâr bir şekilde mevcut yönetici ekibini dehşete sokarcasına gözler önüne serilecektir."
(Sayfa 84)