Bazı “arkadaş olduğunu sananlar” yazmamın nedenini soruyor. Sanırım yazmak, suskunluk ve kaybolmak arasındaki ince çizgide tutunabilmem için var. Kelimeler, içimde biriken sessiz çığlıkları taşmak, her satır, hayatın ağırlığına karşı bir anlam için var. Yazmak kimi zaman bir nefes, kimi zaman…devamıBazı “arkadaş olduğunu sananlar” yazmamın nedenini soruyor. Sanırım yazmak, suskunluk ve kaybolmak arasındaki ince çizgide tutunabilmem için var. Kelimeler, içimde biriken sessiz çığlıkları taşmak, her satır, hayatın ağırlığına karşı bir anlam için var. Yazmak kimi zaman bir nefes, kimi zaman ise bir ışık oluyor bende. Ya da ışık sönmeden önce tuttuğum bir ip, karanlık bir odada açtığım bir pencere. Bazen kelimeler, yalnızlığımın biçimlenmiş hâli, bazen de bir gölgeyle yüzleşirken elimi uzattığım tek dayanak oluyor. İşte bu yüzden yazıyorum, hayatımı anlamlandırmak, yaşadığımı biraz daha hissedebilmek için.
Kaleme alınan bir takım sözler...
Şu hayata dair öğrendiğim bir şey var ise, o da geçen zamanın insanda bıraktığı izlerin vahameti sanırım. Kimisinde bir sıyrık, kimisinde derin bir yara, kimisinde bir tutam tebessüm ve kimisinde yarım kalan bir hatıra... Eninde sonunda hayat size bir şey veriyor. Bu durumun idraki ise şarap gibi yıllandıkça ortaya çıkıyor. Sanırım 23’ten adımlıyorum. 22’de bir hayli yaralıydım. 21’de ise mutluydum lakin farkında değildim, ihtirasımın kurbanı oldum. 20’de bir hayli mutsuzdum, zorunlulukların altında boğuldum. En azından öyle hatırlıyorum. 19’da ise düşüncelerimle boğuşmuyor, 18’de hayata böylesine bakmıyordum. Aklımda kalan birkaç hatıra, en iyi yaşımın ne olduğunu dahi söyleyemiyor. Şöyle bir düşününce, küçük hatıraların yüceliğine bırakmışım kendimi. Belki de bu yüzden en son içten olan tebessümüm renkli bir çorap sayesindeydi. Belki de bu yüzden en sonki içten mutluluğum... (Hatırlayamıyorum.)
Neden mutlu değilim? Neden mutluluğu başka şeylerde ararken çıktığım kapı yalnızca boşluk? İnsanlar yaş aldıkça hayatın ehemmiyetsiz taraflarının kalabalığında boğuluyormuş, bunu fark ettim. Ehemmiyetsiz olanın ehemmi kısmı ise pek lafügüzaf kalıyormuş. Sözler silsilesi işte, düşünmeye ne hacet. Ne kadar yalnız olduğumu kavradım bugün. Hayatıma bakınca, yalnızlığı tercih mi ettiğim yoksa ihtiyacım olan şeyin yalnızlık mı olduğu hâlâ muammada kalan bir mevzu. Halbuki insanlardan uzak durmayı istemedim hiçbir zaman; aksine, “hayatı anlamlandırmak için bir insanda ölmelisin” düşüncesi hâkimdir her daim zihnimde. Bu fani hayat, insan için yaşanmalıdır. Söylediğin sözleri, düşündüğün incelikleri hayatında herhangi bir insan hissedemedikten sonra yaşamanın kıymeti kalır mı ki gözde? Akan kanın sıcaklığını, heyecanlanınca kızaran yanakların hissini tadamadıktan sonra pek bir kıymetsiz kalıyor hayat insanın gözünde. Bu kadar kıymetsizliğin yanında kendime bir yol bulamamak yüreğimi burkuyor. Pek iyi bir insan olamadım, iyiliklerim ise pek fazla değil, terazim kendimden ağır. Ya da ben büyütüyorum anlamları gözde. İki türlü de, bir şey var sözlerimde. Lakin dil söyleyemez özünde.
Hayat, bazen insanın ruhuna işleyen sessiz bir çürüme gibi geliyor. Zaman akıp giderken ardında bıraktığı şey, ne tam bir hatıra, ne tam bir mutluluk oluyor. Sanki, daha çok bir gölgenin izi gibi, silik ve bulanık. İnsan yaş aldıkça daha bilge olmayı bekliyor ama çoğu zaman bilgeliğin o sığ sularında kayboluyor. Çünkü yaş aldıkça, bilgelik sanılan şeyin aslında eksilmiş ihtimaller, kapanmış kapılar, dönülmez yollar olduğunu fark ediyorsun. Bir zaman geliyor, geriye dönüp baktığında her yaş başka bir yara izine dönüşmüş. 22’nin acısı hâlâ taze, 21’in gölgesi hâlâ yakıcı, 20’nin ağırlığını her zerrenle silsende, hâlâ omuzlarında.
Aslında mutluluk sorusuna cevap bulamamam bir eksiklik değil; çünkü belki de mutluluk diye bir şey yok. İnsan yalnızca boşluklarını farklı renklerle süslüyor, farklı minikliklere mutluluk diyor, hepsi bu. Bir tebessüm, bir çorap, bir şarkı... Minik de olsa varlar ya, onların hatrına dönüyor aslında hayat. Geriye yine o derin, dipsiz boşluk kalıyor onların ardısıra. Her şeyin üzerine yığılmış ağır bir taş gibi, nefesini kısan bir boşluk gibi. Üstünde ise o minik hatıralar, ufak bir tebessüm ve “hayat yaşamaya değer” cümlesi... Yol devam ediyor, evet... Fakat bu yolun nereye vardığını bilmemek içimde tuhaf bir sızı bırakmıyor değil. Adımlarımın ucunda beliren taşlar, bazen tökezletiyor, bazen de yürüdüğümü bana hatırlatıyor; lakin mühim olan, düşmeyince yürüdüğünü fark etmemekmiş. Bu cümle belki anlamsız gelebilir, lakin yaş aldıkça daha da berraklaşacak, bunu biliyorum. Bu yüzden her yara, aynı zamanda yolun işareti.
23 bana, bekleyişin ne kadar ağır olabileceğini öğretiyor. Beklemek, bazen bir umut kırıntısı gibi görünüyor; bazen de taş kesilip kalbin üzerine çöküyor. Beklediğin şeyin ne olduğunu bilmemekse daha da zor. Bir insanı mı bekliyorum? Kendimi mi? Yoksa hiç gelmeyecek bir vakti mi? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu bekleyişin beni diri tuttuğu. Çünkü beklemeyi bıraktığında yaşamak için bir sebebin de kalmıyor. Beklemeyi beklemek kavramına hasretim sanırım, “beklemeyi” dolduracak bir şeye hasretim...
Yalnızlık ise gölgesiyle beraber peşimde. Ondan kaçmaya çalışsam da gün batımında uzayıp önüme düşüyor. Bazen korkutuyor, bazen de alıştığım bir suret olup bana tebessüm ediyor. O tebessümü görünce, içimin derin bir yerinde şunu hissediyorum: Belki de insan, gerçekten yalnızlığını kabullendiğinde yaşadığını hissediyor. Çünkü kimse kalbine tam anlamıyla dokunamaz. Kimse, damarlarında dolaşan kanın sıcaklığını senin kadar bilemez. Ne kadar yakın olursa olsun, her insan kendi yalnızlığının içinde yaşar. Ama buna rağmen bir tebessümde kaybolmayı kim istemez, bir nefese dokunmayı kim ümit etmez, bir elin sıcaklığını yüreğinde görmeyi kim düşlemez, değil mi?
Yine de bütün bu karanlık düşüncelerin arasında fark ettiğim bir şey var. Hayat, bazen küçük tezahürlerde göz kırpıyor insana. Belki bir çocuğun kahkahasında, belki bir sokak lambasının titrek ışığında, belki de ansızın hatırladığım eski bir deniz kokusunda. Bu zamanlarda içimde kısa bir anlığına da olsa bir şey kıpırdıyor, adını koyamadığım. Yanmıyor belki ama varlığını belli ediyor. İşte “yürü ya Memed, yürü bakalım” dedirten şey bu oluyor bende. O kimsenin bilmediği davetsiz misafir... Demiştim ya hani, geçmişi düşündüğümde en iyi yaşımın hangisi olduğunu hâlâ söyleyemiyorum diye. Aslında hepsi bir bütünün parçaları gibi, eksik ama gerekli. 19’un hafifliği olmasa, 20’nin ağırlığını anlayamazdım. 21’in ihtirası olmasa, 22’nin yarasını hissedemezdim. Ve belki de bütün bunlar olmasa, 23’teki bu garip idrake varamazdım. Neden yolumu yavaş yavaş, ellerimi arkada bağlayarak, dilimde “of of” sözleriyle çıktığımı bu 6 senede kavrıyorum. Bazen insan “neden” sözünü bırakıp “iyi ki” sözüne kucak açmalı. Ancak o zaman biraz daha huzur bulabiliyorsun. En azından ben birazını böyle buldum. “İyi ki yemeğim var, iyi ki okunacak birkaç satırım, iyi ki hayatı anlamlandırma yolunda ümidim var.”
Belki de düştüğüm en büyük yanılgı, mutluluğu büyük şeylerde aramamdı. Büyük hayallerin, büyük cümlelerin, büyük ihtirasların peşinde koştum; geriye yalnızca bir avuç kırık heves, milyonu aşan borç, akıp giden zaman kaldı. Önceleri, elde ettiğimle yetinmez, dahasını isterdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, hayat aslında küçük anlamlar için var. Ama ne acıdır ki, onları fark etmek için önce büyük hayalleri yitirmek gerekirmiş. 23 yaşındayım, ve kendimi bir yol ayrımında değil; yolun ortasında, iki tarafa da varamadan kalmış gibi hissediyorum. Halbuki ömrümün çeyreği tamamlanmış ama ne tam ileriye bakabiliyorum, ne de geriye dönebiliyorum. Geçmiş, omuzlarıma çökmüş bir gölge; gelecek ise sisin ardında kaybolmuş bir ihtimal. Hep bir yerlerde oturuyorum. Çoğu zaman bunlar bir bank olur, ya da bir kaldırım taşı. Nedendir bilmiyorum ama ben yalnızca bakıyorum otururken. Hayat akıp geçiyor önümden, belki de geçmişim bir film şeridi. Ben ise kenarda unutulmuş bir figüran gibi hissediyorum. Kabul ediyorum; iyi bir insan olamadım. Ne kendime, ne başkalarına. (Ya da iyiyim ama inatla mükemmelliği istiyorum) Ama belki de mesele iyi ya da mükemmel olmak değil, eksiklerine rağmen yürümeye devam edebilmek. Çünkü yol, eksikliklerle dolu. İnsan bir türlü tamamlanmıyor, bir türlü oldum diyemiyor. Belki de bu yüzden hâlâ yaşıyoruz: eksik kalmamak için. Hani derler ya "kervan yolda düzülür" diye, hayatım işte tek cümlede. Ben ise o cümlenin önünde, ellerim arkamda, dilimde bir kelime...
İçimdeki his 2 seneye kalmaz iyileşeceğim diyor bana. Doğru yerlerde, doğru kişilerle. Yolumun berraklığından eminim, ama savaşım hâlâ sisin ortasında... Kendimi yorgun, biraz da çaresiz hissediyorum; yedi yıldır kimsenin omzuna başımı yaslayamamaktan, kendimi savunmasız bir biçimde açamamaktan... Ama yine de inancım tam: gökten bir kurtuluş düşecek, belki bu dünya bana bir ses fısıldayacak, belki Rabbimden bir lütuf doğacak. Hangisi bilmiyorum, gözlerim bu tezahürü görmeye muktedir olacak mı onu da bilmiyorum lakin umuyorum ki görür ve hissederim. Ve umuyorum ki bu derin hissizlik, anlam ve yalnızlık, zamanın esaretine kapıldığı o anlara dek içimde birikmeye devam eder. Anlamların katledildiği bir çağda, elimde kalan anlamın sarsılmadan durması dileğiyle...