Bazı kitaplar vardır, kapağını açar açmaz insana tuhaf bir hafiflik duygusu verir. İlk sayfalarında yüzeysel gelir, sanki büyük bir iddia taşımıyor gibidir. John Gray’in Kedi Felsefesi tam da böyle başladı benim için. Kediyle açılan bir felsefe tarihi… İlk başta “fazla…devamıBazı kitaplar vardır, kapağını açar açmaz insana tuhaf bir hafiflik duygusu verir. İlk sayfalarında yüzeysel gelir, sanki büyük bir iddia taşımıyor gibidir. John Gray’in Kedi Felsefesi tam da böyle başladı benim için. Kediyle açılan bir felsefe tarihi… İlk başta “fazla kolaycı” diye düşündüm, hatta bazı bilgilerin yanlışa kayacak kadar yüzeysel olduğunu hissettim. Ama sayfalar ilerledikçe bu ilk yargıların yerini bir merak aldı bende. Çünkü yazar, kedileri sadece sevimli hayvanlar olarak değil, insanın kendi varoluşunu sorgulamasına yol açacak bir felsefi figür olarak konumlandırıyordu. Zaten kapak ve ismiyle beraber beni çeken de buydu.
Gray’in yaklaşımı, basit ama etkili bir soruyla açılıyor: “Yaşama dair gerçek bilgeliği filozoflardan değil de kedilerden öğrenebilirsek nasıl olurdu?” Bu soruyla birlikte, bir anda hem felsefe tarihine hem de kedilerin bağımsız ruhuna bakıyorsunuz. Schopenhauer’dan Descartes’a, Montaigne’den Pascal’a kadar birçok filozofun düşünceleri, kedilerin bakışıyla yan yana sizlere sunuluyor. Edebiyattan örnekler, Patricia Highsmith’ten Tanizaki’ye kadar birçok yazarın kendi imgeleri de bu düşünceye eşlik ediyor. Böylece kitap, salt bir felsefe metni olmaktan adını koyamadığım daha farklı bir yere evriliyor. Tam olarak bir felsefe kitabı değil lakin normal bir kitap da değil...
Kitapta altını çizmek istediğim bir konu var: Kedilerin tarih içindeki serüvenine dair anlatılanlar... Çünkü okurken bu da hoştu. Antik Mısır’da tanrılaştırılan kediler, Orta Çağ’da şeytanla özdeşleştirilip meydanlarda yakılan zavallı varlıklar, modern dünyada ise hem evlerin şımarık çocuğu hem de bireysel özgürlüğün simgesi… Bu tarih, aslında kedilerden çok insanın zihnini yansıtıyor. Çünkü kediye yüklenen anlam, insanın kendi korkularını ve arzularını anlatıyor bizlere. Kitabın önemli kısmı, tam olarak bu. Yükseliş ve çöküşün eşiğinde ki kedilerin hayatı lakin metaforikimsi :)
Kitabın diğer bir sevdiğim tarafı, kedilerin bireysel doğasını, basit yaşamlarını ve ânı yaşama yeteneklerini merkeze alması oldu. Yazarın sık sık vurguladığı gibi, kedi evcilleştirilmiş bir hayvan değildir. Köpek gibi insanı lider kabul etmez, emir almaz, itaate dayanmaz. İnsanla yaşamayı öğrenmiştir, ama bu birliktelik daima kendi şartlarıyla olmuştur. Bizim “nankör” dediğimiz tavrı, aslında onun bağımsızlığının kanıtıdır. Bu özellik, kitabın temel teziyle birleşiyor: 'İnsan, kediden sadakati değil, özgürlüğü öğrenmelidir.' Hatta kedilerin basitliği, aslında bir tür bilgelik. Onlar “anı yaşama”nın ustaları. Biz insanların kafasını sürekli meşgul eden kaygılar (gelecek, ölüm, ahlak, mutluluk arayışı) kediler için bir mesele değil. Bir güneş ışığı, bir oyun anı ya da basit bir uyku onlara yetiyor. İşte Gray bu noktada insanın trajedisini anlatıyor. Bizim anlam arayışımız, çoğu zaman mutsuzluğumuzun kaynağı. Oysa kediler, hiçbir şeyin anlamını aramadan yaşıyorlar ve bu yüzden hafifller, bu yüzden mutlular ve bunu yaparken de bilinçliler.. Gray mutluluk, ahlak, özgür irade, kıskançlık, ölüm korkusu gibi kavramların insan zihnini binlerce yıldır meşgul ederken, kediler için "neden" yok hükmünde olduğunu sebepleriyle anlatıyor ama buradaki önemli kısım yazarın ironisi... Okuyanlar belki fark eder. Özellikle “İyi Yaşamaya Dair On Kedigil Tüyosu” bölümü, kedilerin hayatla kurduğu basit ilişkiyi "insanlara nasıl uyarlayabiliriz" sorusu için önemli bir bölüm.
Gelelim kitabımızın olumsuz taraflarına... Her ne kadar keyifli ve düşündürücü olsa da Kedi Felsefesi eleştiriden muaf değil. Bazı bölümler fazla insana kayıyor; kediler ikinci planda kalıyor. Yazarın uzun uzun felsefe tarihi anlatıp sonra bir paragrafla kedilere bağlaması, özellikle kedilere dair daha çok şey duymak isteyen okuyucular için hayal kırıklığı yaratabiliyor. Bölümlerde sık sık konu dağılıyor, fazla örnek kullanılıyor. Bu yüzden kitap bir yerde “kedi felsefesi”nden çok “felsefe eşliğinde kedi metaforu”na dönüşüyor. Benim açımdan bu hem zenginlik hem de eksiklikti. Zenginlik, çünkü felsefi metinlerle kediler arasında bağ kurmak gerçekten ilk defa okuduğum bir konuydu. Eksiklik, çünkü kedilerin psikolojisine ve ruhsal doğasına dair daha derin analizler bekliyordum.
Bilmiyorum, belki Gray’in anlattıkları kadar basit değildir kedi olmak. Belki onların da bizim anlayamadığımız kaygıları, belki bizden farklı ama kendilerine has bir bilinç biçimleri vardır. Yazarın “kedi olmanın nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyiz” cümlesi burada çok anlamlı geliyor. Kediyi anlamak, aslında bir başka insanı anlamak kadar imkânsız..
Son sayfayı kapattığımda aklımda şu soru vardı: “Gerçekten kedice yaşayabilir miyiz?” Belki tam olarak değil, çünkü insan karmaşık bir varlık. Ama en azından onlardan öğrenebileceğimiz şeyler var: Bağımsızlık, sadelik, anı yaşamak ve kendine yetmek gibi. Belki de onlar da bizim gibi bir "meeow" da çok şey saklıyordur, kim bilir...