gece oldu mu -korku filmlerinde mezarı içinden yaran hayaletin elleri gibi- en iç yerimden yukarılara ince dudaklarım bir rahim ağzı oluştururmuşçasına geride kalan bütün uzuvlarıyla doğmak isteyen çatlamış eller uzanır. böyle zamanlarda hava koşulları ne olursa olsun yürüyüşe çıkarım çünkü…devamıgece oldu mu -korku filmlerinde mezarı içinden yaran hayaletin elleri gibi- en iç yerimden yukarılara ince dudaklarım bir rahim ağzı oluştururmuşçasına geride kalan bütün uzuvlarıyla doğmak isteyen çatlamış eller uzanır.
böyle zamanlarda hava koşulları ne olursa olsun yürüyüşe çıkarım çünkü ellerin sahibi olan gölge arketipimin hayatın deviniminde görünür olmakla ilgili bir zayıflığı varmış, onu geri yutmama ve saklamama izin veriyor dışarıda tempolu yürüyüş yaparken ben.
10 yıldır yaşadığım ama alışkın olduğumu söyleyemeyeceğim evin bahçesinde iki tur atıyorum ve esen rüzgar yanağıma oldukça sertçe veda öpücükleri konduruyor.
bu coğrafya beni çok haşin, hırpani bir şekilde sevdi zaten.
gözlerimin yerini kafam dışında bir yere konumlandırarak istediğim an görüş açımı değiştirebilmek ve bu coğrafyayı bambaşka açılardan seyretmek isterdim doğrusu.
peki üstüne bastığım toprak da benzer bir serzeniş içinde midir?
gıdığım dışında bir şeyi seyretmeyi, bana karşıdan bakabilmeyi dilemiş midir?
acaba ben seyir zevki yüksek bir manzara olur muydum?
etrafından dolandığım sitenin diğer sakinleri olan ağaçlara karşı kanlı canlı beden yüzölçümüm saklayamıyor bilincin kuytusundaki o diğerini.
bu ağaçlar onun kontrole geçtiği zamanlara da şahitlik etmişti.
küçül diyordu bana hakimiyet kurmak istediğinde.
kapladığın alanı azalt.
saçlarımı ondan çok kez kazıdım, onlarca da kilo verdim.
tepkisizce izlediler ağaçlar, o içimdeki diğerini kusarak ya da düşük yaparak bir şekilde içimden atmamı dilediklerini biliyordum.
bir süre sonra yavaş yavaş buklelerim selam vermişti onlara.
neden buklelerinin doğal bozuna bu kadar düşmansın da siyahlara boyanırsın demişlerdi bana.
en azından gündüzleri bastırabiliyorduk ya utanç duygusu aracılığıyla da olsa kötü kokulu diğerini bu da bir şey sayılırdı.
can gelmek diye bir deyimi yineledim mırıldanarak tempoyu hızlandırarak.
can geliyordu bana, ağaçların altına yeni fidelerin de yanına otura otura onların can suyundan faydalanmıştım.
ama bu toprak sana yetmez, salındığın kökleri topla ve git dediler.
vedaları o yüzden tokat gibiydi yaprakların arasından esen birkaç keskin tokat.
belki de çak bir beşlik bir çıkış yolu bulduğun için diyorlardı da anlayamadım yanağımı uzattım.
uzun lafın kısası geceleri biraz güçsüzleşiyorum işte sadece.
onun dışında idare ediyorum gitme’lere de doyamıyorum.
gittikçe canlanıyorum.
bir tek geceleri hatırlatıyor kendini en içre en ücra hücrelerimden yankılanarak çoktan ölmüş olan eylül.
bukowski gibi ona yat lan geri yerine diyorum.
hem mavi bir kuş bile değilsin sen.
yat lan aşağı beni ele mi geçirmek istiyorsun yine yeniden?
şafak sökerken bukowski’nin ucuz viskisinden içiyorum sonra da bir kibrit yakıp yutuyorum, cayır cayır yanıyor zaten kupkuru kalmış, canı çoktan çıkmış eylül.
sonra gün doğuyor, yine baş ediyorum, yine yollara düşüyorum.
eylül