Dürüst olmak gerekirse, 40 gün boyunca sindirerek okuduğum bu roman bende büyük bir bütünsel etki bırakmadı. Dostoyevski’nin neredeyse bütün kitaplarında zaten insan ruhunun en derin çatışmalarıyla yüzleşmek mümkün. Bu açıdan olay örgüsü, diğer eserleriyle kıyaslandığında zayıf kalmış bana göre. Yer…devamıDürüst olmak gerekirse, 40 gün boyunca sindirerek okuduğum bu roman bende büyük bir bütünsel etki bırakmadı. Dostoyevski’nin neredeyse bütün kitaplarında zaten insan ruhunun en derin çatışmalarıyla yüzleşmek mümkün. Bu açıdan olay örgüsü, diğer eserleriyle kıyaslandığında zayıf kalmış bana göre. Yer yer olaylara bağlı bir akıştan çok, sayfalarca uzayan tiradlara dönüşse de parçalar hâlinde parlayan bazı bölümler vardı ve zaten işte bu anlarda “Dostoyevski harbiden iyi yazıyor." diyoruz.
O parlayan bölümlerin başında Büyük Engizisyoncu geliyor. Burada Dostoyevsky, ya da Ivan, İsa’yı, Tanrıyı yeryüzüne indiriyor ama bu kez tapılan bir varlık değil Engizisyon’un mahkûmu olarak karşımıza çıkarıyor. İnsanın özgürlüğüyle ne yapacağını bilemeyişi, dinin iktidara dönüşerek insanın suistimal edebileceği bir araç hâline gelip onu kısıtlaması üzerine harika bir bölüm okuyoruz. Engizisyoncu’nun uzun monoloğu, aslında Ivan’ın zihninin yankısı gibi. Alyoşa’dan çok Ivan’ın tartışmalı ve çelişkili varlığı romanın felsefik kalbini oluşturuyor bence baş kahraman olmasa da Alyosha'dan çok daha sevilen karakter olması bu yüzden. Tanrı’yla boğuşan bir karakterin ağırlığı, okuyucuyu da ister istemez aynı sorularla boğuşturuyor.
Bir diğer dikkat çekici kısım ise savunma sırasında Fetükoviç’in babalık üzerine yaptığı konuşma. Dostoyevski burada bir avukatın dilinden, baba olmanın yalnızca biyolojik aktarımdam ibaret olmadığını, bireysel ve toplumsal bir sorumluluk olduğuna değiniyor. Romanın son bölümlerinde mahkeme atmosferi yer yer yorucu bir dağınıklığa sürüklense de, Fetükoviç’in bu çıkışı bende yer edindi.
Ayrıca, Alyoşa, Ivan ve Dmitri’nin sürekli yinelenen dramatik iniş çıkışları bir noktadan sonra tahammül edilemez oluyor. Aynı konular etrafında dönen tartışmalar bir süre sonra “tamam yetti, anladık” dedirtiyor. Yer yer Müge Anlı'nın programındaki aile trajedilerini andırıyor: herkes bağırıyor, herkes bir şey itiraf ediyor, insanlar "Oh iyi iyi biz de böyle olabilirdik bu kadar kötü değiliz çok şükür." diyerek magazinsel bir merakla izliyorlar ama gerçeğe pek de ulaşılamıyor.
Bunları göz önüne alınca okurların bu kitabı Dostoyevski’nin en iyisi saymasının nedeni, üç oğlun insan ruhunun farklı yönlerini ( tutku, mantık, inanış, merhamet vs.) temsil etmesi. Bu açıdan bakınca evet, roman bir insanlık hâli çiziyor ama bütüncül olarak düşündüğümde, ben çok daha güçlü eserler okudum. Dostoyevsky özelinde konuşacak olursak Budala, bana göre, çok daha canlı bir olay örgüsüne ve sağlam bir bütünlüğe sahip. Karamazov Kardeşler’in Dostoyevski’nin son romanı olması ve ucu açık kalması “yaşasaydı ikinci ciltte daha toparlanmış bir hikâye okurduk belki.” dedirtiyor insana.
Yani anlayacağınız, Karamazov Kardeşler benim için tek tek sevdiğim parçalardan oluşan dağınık bir roman oldu. Bütünüyle tatmin etmedi. Yine de Dostoyevsky'nin yoğurt yeme tarzını seven bunu da okuduğuna pişman olmayacaktır.