Spoiler içeriyor
Yu Hua’nın Yaşamak kitabını okurken hissettiğim en baskın şey, romanın bana sürekli acı yüklemeye çalıştığı ama o acının içini dolduramadığı oldu. İlk başta sıradan bir adamın hikâyesi üzerinden Çin’in büyük dönüşümlerine tanıklık edeceğimizi düşünüyorsun, ama kısa sürede fark ediyorsun ki…devamıYu Hua’nın Yaşamak kitabını okurken hissettiğim en baskın şey, romanın bana sürekli acı yüklemeye çalıştığı ama o acının içini dolduramadığı oldu. İlk başta sıradan bir adamın hikâyesi üzerinden Çin’in büyük dönüşümlerine tanıklık edeceğimizi düşünüyorsun, ama kısa sürede fark ediyorsun ki roman aslında tek bir şeye yaslanıyor: felaketlerin art arda sıralanmasına. Evet, savaş var, açlık var, devrim var… ama bütün bunların ötesinde sürekli “ölüm” var. Öyle ki bir noktadan sonra ölümler duygu yaratmıyor, sadece “sıradaki trajedi ne olacak” diye bekler hâle geliyorsun. Dramatik yoğunluğun bu kadar hesaplı kurulması, romanı edebi bir deneyim olmaktan çıkarıp tam anlamıyla bir melodram hâline getiriyor.
Beni en çok rahatsız eden kısımlardan biri oğul Youqing’in ölümüydü. Doktorun çocuğun bedenini sömürür gibi kan alması ve kan bitene kadar devam edip onu öldürmesi, bana göre düpedüz bir cinayet. Burada yaşanması gereken sahne, bir babanın en derin çöküşünü, en büyük isyanını görmemizdi. Ama Fugui neredeyse tepkisiz, kabullenmiş bir hâlde duruyor. Böyle bir kaybı böylesine soğuk karşılamak inandırıcılığı yerle bir ediyor. Hatta oğlunun ölümünü öğrendikten kısa bir süre sonra karşısına biri çıkıyor ve normal bir sohbet ediyormuş gibi konuşuyorlar; sanki evladını kaybetmemiş gibi “günlük” bir muhabbet dönüyor. Ardından birden “benim oğlum öldü” diyor. Yani bu nasıl bir duygu aktarımıdır? Okur için sahne bir anda komikleşiyor, acının ağırlığı ise tamamen kayboluyor. Bu kadar yüzeysel bir tepkisizlik, romanın tüm duygusal iddiasını boşa düşürüyor.
Bir de işin baba karakterinin tavırları var. Fugui, başından beri bencil, sorumsuz, savurgan bir adam. Ama beni en çok iten, kadınlara karşı olan bakışı ve tavırları oldu. Karısına, kızına, etrafındaki kadınlara yaklaşımı; onları küçümseyen, değersizleştiren, sahiplenme ile hor görme arasında gidip gelen bir zihniyet. Yazar, bu bakışı sorgulamak yerine adeta normalleştirmiş gibi. Bu yüzden ben şahsen Fugui’yi hiçbir zaman sevemedim. Bana göre romanın asıl ölmesi gereken kişisi çocuk ya da kadınlar değil, tam da bu baba karakteriydi. Çünkü bütün yıkımın kaynağı aslında onun sorumsuzluğu, onun seçimleri, onun erkekliğe yaslanan hoyratlığı. Buna rağmen o hep hayatta kalıyor, herkes gidiyor ama o kalıyor. İşte romanın en büyük ironisi de burada: yaşamayı en az hak eden kişi yaşamaya devam ediyor.
Kitapta en saçma bulduğum örneklerden biri de kızının hikâyesi oldu. Kızı evleniyor, hamile kalıyor, doğum yaparken ölüyor; çocuğu yaşıyor. Derken kızının eşi de ölüyor. Bu kez torun dedesiyle kalıyor. Bir noktada o çocuk da fasulye yerken boğazına takılıp ölüyor. Yani gerçekten Yeşilçam dizilerinden fırlamış gibi: her bölümde bir ölüm, her sahnede yeni bir trajedi. Bu noktada artık romanın amacı dram yaratmak değil, dramı dram için yığmak gibi görünüyor. Bu da kitabı sahici olmaktan çıkarıyor.
Kitabın adı Yaşamak ama bana göre ortaya çıkan şey “yaşamak” değil, “katlanmak”. Evet, acıya katlanmak, hayatta kalmaya çalışmak, en sonunda da inatla nefes almaya devam etmek. Ama bu inat, okura bir direnç ya da umut duygusu vermiyor. Tam tersine, bıktırıcı bir tekrar hâline geliyor. Fugui’nin her kayıptan sonra aynı şekilde yoluna devam etmesi, hiçbir şekilde derinleşmemesi, bir insanın ruhsal dünyasından çok bir kuklanın hareketlerini andırıyor. Bu kadar trajedi yaşayıp hâlâ aynı sıradanlıkla nefes alan bir karakter, bana göre ne inandırıcı ne de sarsıcı.
Özetle Yaşamak, bana edebi bir yoğunluk değil, fazlaca şişirilmiş bir dram paketini hissettirdi. Arka planda Çin’in tarihi var evet, ama karakterler bu tarihin içinde etten kemikten insan olmaktan çok, sürekli ölümlerle beslenen birer araç gibi. Fugui’nin kadınlara bakışı, oğlunun ölümündeki tepkisizliği, her şeyin üst üste yığılması… bunların hepsi kitabı bana sahici değil, yapay kıldı.
Gelecek olursam kitap beni sıktı, içine hiç sokmadı. “Daha ne olabilir ki, hadi sen de öl bitsin” dedirten bir hikâye hâline geldi. Çünkü Yeşilçam dram filmleri gibiydi: ağla, üzül, biraz daha dram ekle, bir ölüm daha koy… ama hiç derinlik verme. O kadar saçmaydı ki bana kalırsa para vermeye değmezdi, verdiğime pişmanım. Baktım herkes övgüler dizmiş ama ben açıkçası bu kadar abartılan bir kitabı hiç hak ettiği yerde görmüyorum. Gerçek dünyada bazen kötüler yaşar, iyiler ölür; evet, ama bunu bu kadar basit, yüzeysel ve tekrar eden bir şekilde vermek edebiyat değil. Benim için mantıksız, yapay ve sahici olmayan bir romandı.