Kitabı okumaya başlayınca japonya esintisi hiss ediliyor. Yazar gördüklerini öyle aktarmış ki o yerleri geziyor gibi hissediyorsunuz tam bahar vakti de okunucak kitap. Alıntılarını farklı yerden yapmamım sebebi en çok hoşuma gidenleri, öne koydum eğer zaman ayırıp 2 cümle bile…devamıKitabı okumaya başlayınca japonya esintisi hiss ediliyor. Yazar gördüklerini öyle aktarmış ki o yerleri geziyor gibi hissediyorsunuz tam bahar vakti de okunucak kitap.
Alıntılarını farklı yerden yapmamım sebebi en çok hoşuma gidenleri, öne koydum eğer zaman ayırıp 2 cümle bile okumak isteyen olsa diye.(. ❛ ᴗ ❛.)
Dağ patikasını tırmanırken şöyle düşündüm: Sadece aklın istikametinde hareket edersen insanlardan uzaklaşırsın. Duygularınla hareket edersen sürüklenirsin. Ruhunu açar san ve dilediğin gibi yaşamazsan sıkışırsın. Nasıl bakarsan bak, insanlarla yaşamak zordur.(s.5)
Yaşayabileceğin en iyi yer burasıysa ve burada sunulan larla yaşamak zorsa, zorluklara olabildiğince hoşgörü göstermen ve sürdürdüğümüz kısacık yaşamı güzelleştirmen gerekir.(s.5)
Bu sükunet dolu dünyada bir başıma sessizce oturunca,
Kalbimin derinliklerindeki cılız umudu hissedi yorum.
Düşününce ne karmaşık insan hayatı . . .
Yine de unutabilir elindeki rahatı.
Bir günün huzuru kucağıma düşüyor beklemezken,
Ve öğreniyorum insan hayatının asıl karmaşıklığını . . .
Şimdi nereye kaldırayım bu huzuru?
Oysa ait olduğu yer sonsuz gökyüzü . .(s.83)
Yüreğim neden böyle derinlerde?
Uzak ve enginlerde olunca,
İyi mi kötü mü kararını unutuveriyorum.(s.154)
Bu hayatta yirmi yıl yaşadıktan sonra dünyanın yaşama ya değer bir yer olduğunu anladım. Yirmi beş yıl yaşadıktan sonra aydınlıkla karanlığın bozuk para gibi iki taraflı oldu ğunu, ışığın vurduğu yerde mutlaka gölgenin de olacağını anladım. Otuzuncu yılımı yaşadığım şu anda ise şöyle dü şünüyorum: Mutluluk arttıkça hüzün de iyiden iyiye artar. Keyif his settikçe çekilen acı büyür. Bunları ayırmaya çalışırsan hayatın akışı bozulur. Bir araya getirmeye uğraşırsan başarısız olursun. Para önemlidir. Ancak senin için önemli şeyler çoğaldıkça, kaygılar uyku sırasında dahi peşinden gelmez mi? Aşk mutluluktur ancak bu mutlu aşk ağırlaştıkça ve taşınması zorlaştıkça insan aşksız geçen zamanlarını daha. bir sever hale gelmez mi?(s.6)
Bundan sonra karşılaşacağım insanları soğukkanlılıkla tepeden izleye cek, hislerimin anlamsızca alevlenmemesi için çalışacağım.
Öyle yaparsam karşımdaki ne kadar uğraşırsa uğraşsın kolayca etkilenmeyeceğim için, bu tıpkı resmin önünde durup içindeki insanların oraya buraya koşuşturmasını izlemekle aynı şey olacak.(s.16)
İnsanların dedikodusunu yapma seviyesine gelindiğinde mutsuzluğun kokusu gözeneklerden dışarı taşıyor, kirden beden ağırlaşıyordu.(s.30)
Bende öyle bir kararlılık olmaması utanılacak bir şey.(s.39)
Düşünceler durur muydu?
Bitmek bilmeyen gecede . . .
Baharın büyüleyici atmosferinin içinde,
Sarmalandığım düşüncelerimle
Bir başımaydım.(s.41)
Tataminin arasından çıkan bitkiler gibi iki hafta hareket etmeden yaşamak istiyordum.(s.51)
"Huzur, huzursuzluk, hatta bu dünya, kafanın içindeki şeylerden sadece biri olduğu için fark etmiyor ki. Pirelerin dünyasını istemediğin için sivrisineklerin dünyasına taşınmanın bir anlamı olmaması gibi."(s.58)
"Bir yengeç gibi düşünmesen de yengeç gibi yaşayabilir sin, değil mi?"(s.60)
Fani dünya insanların savaşmasını, aksi takdirde yükselişe geçemeyeceklerini söylüyordu. O yüzden bu dünyanın ıstırabından kaçılmıyordu. Doğusu ve batısı olan bir evrende yaşayıp, menfaatlerden yapılmış bir ipin üzerinden geçmek zorunda kalan bizler için, gerçek aşk bir düşmandı. Gözle görülen asıl servet ise topraktı. Sıkı sıkıya tutunduğumuz ismimizle elimizden alınan şöhretimiz, sevimli hareketlerle çiçeğin üstünde uçuşuyor gibi duran ancak iğnesini çiçeğin nektarına batırmaktan geri kalmayan kurnaz bir arıya benziyordu. Deyim yerindeyse haz bize gelen değil bizde oluşan bir şeydi ve her haz, içinde acıyı da barındırıyordu.(s.75)
Nice ilkbaharla sonbaharı sayarak geçen yıllarıma ve kafama düşen aklara sızlansam da hayatımı baştan sona anımsayıp tecrübelerimi sırasıyla yokladığım zaman, eskilerimin sönmüş ışığını kirlenmiş cesedimden çıkarabilir, kendimi unutabilir ve şakşakların verdiği hazza seslenebilirim. Yapamazsam amaçsız bir erkeğim demektir.(s.75)
Sadece şimdilik o kadar enerjim yoktu ama aksine mutluydum. Büyük bir enerjinin tezahürü, enerjinin bir gün bitebileceği korkusunda yatıyordu.(s.77)
Güzel olan bir şeyi haddinden fazla güzelleştirmeye uğraştığınız zaman güzelliği azalıyordu. İnsanlar için kullanılan "tatmin, yoksunluğu getirir" deyimi de tam olarak bu durum içindi.(s.93)
Tıpkı resimde olduğu gibi, eğer konuşursan cümleler değerini kaybediyor."(s.112)
Nami ise evin içinde dahi bir oyunun içindeydi. Dahası bunun farkında değildi.(s.147)
Hal böyleyken, aynı cesarete sahip olmayanlar o gence gülerler. Onlar yüksek cesaret sahibi olmanın verdiği sanatsal tesiri hissedemedikleri gibi, eşit şartlarda da olsalar, öyle bir cesarete katiyen sahip olmayacakları bir kafesin içindeler. Pek tabii o gençten karakter olarak aşağıda ve ona gülmeye hakları olmayan canlılardır. Bu iddiamı her zaman savunurum.(s.150)
İnsanların dünyasında güzel hal ve davranışlar hakikat, adalet ve servet demek. Bu üçünü yaşamlarına yansıtanlar dünyanın timsalidir.(s.150)
Buharlı tren kadar yirminci yüzyıl uygarlığını temsil eden başka bir şey yoktur.
Bilmem kaç insanı aynı kutuya sokuyor ve gümbürdeyerek gidiyor. Kayırması yok. İçine tıkıştırdığı herkes aynı hızda gitmek, aynı istasyonda durmak ve aynı anda buharın tadına bakmak zorunda. İnsanlar buna trene binmek diyor, bense paketlenmek ve bir kutuya yüklenmek diyorum. Onlar trenle gidiyorum diyor, bense nakledilmek diyorum.
Tren kadar bireyselliği aşağılayan bir şey yok. Uygarlık önce sınırları ortadan kaldırarak bireyselliği geliştirdi, şimdi de sınırlar getirerek onu ayağının altında eziyor. Günümüz uygarlığı yetişkinlere dünya üzerinde belli bir alan verip bu alanda istediğin gibi uyuyabilir ve uyanabilirsin diyor. Aynı zamanda, bu alanın çevresine demir çitler örüp bunun öte sine bir adım dahi atmak yok diyerek gözdağı veriyor. Kendi alanında dilediği gibi davranan canlıların, çitlerin ötesinde de diledikleri gibi davranmak istemeleri doğanın kanunu dur. Acınacak halde olan uygarlık toplumuysa bütün gün ve gece bu demir çiti ısırıyor, çığlıklar atıyor. Uygarlık bireye özgürlük verip bir kaplan gibi onu vahşileştirdikten sonra, bu vahşiliği kafese tıkıyor ve dünyanın huzurunu koruyor.
Oysa gerçek huzur bu değil. Bu sadece hayvanat bahçesindeki bir kaplanın ziyaretçilerine bakarken boylu boyunca yatmasına benzer bir huzur. Demir parmaklıkların biri bile kopsa dünya karmakarışık bir yer olur.(s.167)
ilişkimize bu şiirin içinden bakmak ilginçti ya da anlatı lanı kendi geleceğimize çekerek yorumlamak hoştu.(s.55)