Spoiler içeriyor
Bu yazıya Pınar Kür’ün romancılığını kısaca tanıtarak başlamak yerinde olacaktır. Pınar Kür, Türk edebiyatının en önemli kadın yazarlarından biridir. Kadın duyarlığını taşısa da onu çağdaşlarından ayıran en temel özellik, gerçekleri dile getirmekten çekinmeyişi, toplumsal tabulara karşı kalemini sansürsüz kullanışıdır. Romanlarında…devamıBu yazıya Pınar Kür’ün romancılığını kısaca tanıtarak başlamak yerinde olacaktır. Pınar Kür, Türk edebiyatının en önemli kadın yazarlarından biridir. Kadın duyarlığını taşısa da onu çağdaşlarından ayıran en temel özellik, gerçekleri dile getirmekten çekinmeyişi, toplumsal tabulara karşı kalemini sansürsüz kullanışıdır. Romanlarında kadınların toplumsal ezilmişliklerini, varoluş mücadelelerini ve açmazlarını işlerken; cinsellik, evlilik, işçi sorunları, yozlaşmış burjuva tavırları, 12 Mart ve 68 kuşağı gibi konulara da cesaretle eğilir.
Pınar Kür aynı zamanda Türk edebiyatının postmodern yazarları arasında yer alır. Modern anlatım tekniklerini ve yenilikçi biçimleri eserlerine ustalıkla taşır. Bu nedenle romanlarını okumak kimi zaman yorucu olabilir; ancak asıl mesele romanın biçimsel yönü değil, içerdiği meselelerin ağırlığıdır.
Söz konusu romana gelirsek, hikâye gerçek bir yaşamdan izler taşır ve aslında toplumun yabancısı olmadığı bir meseleye odaklanır. Kadının hukuk sistemi, aristokrasi ve eril egemen düzen karşısında adım adım idama sürüklenişi, romanın merkezini oluşturur. Melek karakteri, öğretilmiş bir suskunluğun ve bastırılmış bir sesin temsilidir. Çünkü o bağırsaydı bile kimse duymayacaktı. Onu kurtarmaya çalışan genç karakter de eserin sonunda kendi kurtarıcılığına inanmayışının trajedisini yaşar; çünkü aslında Melek hiçbir zaman kurtarılamayacaktır.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, eril tahakkümün farklı yüzlerini bütün çıplaklığıyla sergilemesidir. Melek’in kocası, yalnızca ataerkil düzenin temsilcisi değildir; aynı zamanda egzibisyonist bir sapkınlığın taşıyıcısıdır. Kadını bir birey olarak değil, teşhir edilmesi gereken bir beden olarak gören bu zihniyet, Melek’in hem özel hem toplumsal yaşamda nesneleştirilmesini pekiştirir. Dolayısıyla kadının bedeni üzerinden kurulan iktidar, yalnızca aile içinde değil, toplumsal yapının her katmanında yeniden üretilir.
Romanın ilk iki bölümü bilinç akışı tekniğiyle yazıldığı için karakterlerin iç dünyaları, psikolojik kırılmaları ve yaşadıkları travmalar doğrudan okurun zihnine yansır. Bu teknik, özellikle Melek’in maruz kaldığı suskunluğu ve içsel çığlıklarını daha derinden kavramamızı sağlar.
Bir kız çocuğu dünyaya geldiğinde toplumun ona yüklediği roller çoktan hazırdır: O, hizmet etmekle yükümlüdür. Taşrada doğduysa çocuk bakmak, ev işlerini görmek, itaati öğrenmek zorundadır. Başkaldırırsa şiddet kaçınılmazdır. Ailede babaya, sonra abiye; evlenince kocaya; ev hizmetinde ise evin beyine boyun eğmek zorundadır. Mahkeme salonunda ise bu otorite hâkimin şahsında karşımıza çıkar.
Romanın en sarsıcı taraflarından biri, hâkimin karar mekanizmasının adaletle değil, kendi kişisel önyargıları ve mizojinist bakışıyla şekillenmesidir. Yargıç, Melek’i asılmaya mahkûm eder; çünkü kendi acısının tekliğiyle yüzleşmek istemez, onu paylaşmak ister. Kadının idamı, adaletin değil erkek egemen zihniyetin tatmini olur.
Elbette bu romanın kimi kesimleri rahatsız edeceği baştan belliydi. Kimi eleştirmenler eserde “müstehcenlik” bulunduğunu ileri sürdüler. Oysa Pınar Kür’ün yaptığı, kapalı kapılar ardında yaşanan çirkinlikleri görünür kılmaktır. Kadın bedeninin ilk insanlardan beri nesneleştirilip sömürüldüğü gerçeğini dile getirdiği için romanı saptırmaya çalışanların zihniyetini anlamak zor değildir.
Evet, bu roman sizi rahatsız edecektir. Ama umalım ki bu rahatsızlık, alışılmış bir cinsiyetçiliğin sarsılmasından değil; hâlâ böylesi trajedilerin yaşanıyor olmasından kaynaklansın.