Peyami Safa, Cumhuriyet’in hemen öncesinde kaleme aldığı Sözde Kızlar’da aslında yalnızca bir roman yazmaz; bir çağın ruhunu, toplumsal çözülmelerini, kültürel çatışmalarını ve kimlik sancılarını o muhteşem üslubu ve kelime hazinesiyle edebiyatın tüm imkanlarından faydalanarak çağının ötesine taşır. 1922’de tefrika edilmeye…devamıPeyami Safa, Cumhuriyet’in hemen öncesinde kaleme aldığı Sözde Kızlar’da aslında yalnızca bir roman yazmaz; bir çağın ruhunu, toplumsal çözülmelerini, kültürel çatışmalarını ve kimlik sancılarını o muhteşem üslubu ve kelime hazinesiyle edebiyatın tüm imkanlarından faydalanarak çağının ötesine taşır. 1922’de tefrika edilmeye başlanan, 1923’te kitaplaşan bu eser, bugün hâlâ okunuyorsa, bunun sebebi yalnızca Safa’nın kalemi değil, aynı zamanda anlattığı meselenin güncelliğini korumasıdır.
Romanın kalbinde yanlış batılılaşma ve beraberinde gelen yozlaşma vardır. Safa’nın gözünde İstanbul, Mütareke yıllarında kimliğini yitirmiş, dans salonlarında, tangonun ritminde kendini kaybetmiş bir şehirdir. “Sözde kızlar” diye adlandırdığı tipler, aslında yalnızca bireyler değil; bir zihniyetin, bir arayışın yanlış istikametlere sapmış tezahürleridir. Batı’yı yüzeyde taklit eden, derinliğini kavrayamayan bu tipler, yazarın gözünde modernleşme değil, çürüme simgesidir.
Oysa Safa, batıya kapılarını kapatan bir yazar değildir. Tam tersine, romanın başka karakterlerinde ahlakla, vatan sevgisiyle, kültürel değerlerle barışık bir modernleşme arayışı sezilir. Nadir ve Fahri gibi isimler, yozlaşmış tiplerin tam karşısında, “doğu–batı sentezi”nin mümkün olduğunu gösterir. Bu karşıtlık, romanın bütün dokusuna sinmiştir.
Eserin diline ve üslubuna baktığımızda, psikolojik tahliller ön plandadır. Safa, kahramanlarının ruh hâllerini incelerken, aslında bir toplumu tahlil eder. Kullandığı Fransızca kelimeler bile dönemin hastalıklı gösterişçiliğine bir gönderme gibidir. Çünkü bu yabancı kelimeler, yalnızca konuşmanın değil, zihniyetin yüzeyselliğini de açığa çıkarır.
Aile ve eğitim, Safa’nın romanlarında hep önemlidir. Sözde Kızlar'da da görüldüğü gibi, yozlaşmış aile yapıları, sefahatin içinde büyüyen çocukları birer “kaybolmuş kuşak”a dönüştürür. Buna karşılık, sağlam bir terbiyeden geçmiş bireyler yozlaşmaya karşı dirençli kalır. Mebrure bu çizginin temsilcisidir; “sözde kızlar”ın arasında, eğitimin ve ahlakın yüz akı olarak belirir.
Roman boyunca sıkça karşılaşılan simgeler, yozlaşmayı daha da görünür kılar. Örneğin tango… Yalnızca bir dans değil, bir kopuşun, bir özentiliğin, bir kimlik bulanıklığının sembolüdür. Ya da frengi… Yalnız bir hastalık değil, toplumun içten içe çürüyüşünün biyolojik bir metaforudur. Peyami Safa, bu semboller aracılığıyla bireysel hikâyeyi toplumsal ve kültürel bir okuma alanına taşır.
Aslında bu romanın derdini tek cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Batı’yı anlamadan taklit etmek, insanı modernleştirmez; yalnızca köksüzleştirir. Safa’nın bütün öfkesi, işte bu köksüzleşmeye, bu “sözde”liğe yöneliktir.
Kendi doğrularından sapmamış, kültürel değerlerinden uzaklaşmamış, ahlakını kaybetmemiş, eğitimli, kültürlü, bilinçli ve haysiyetli kadın tipinin olduğunu da savunmuştur.
Ve tam da bu yüzden Sözde Kızlar, bir dönemin panoramasını çizmekle kalmaz; bugüne de ayna tutar. Çünkü Safa’nın sorusu hâlâ canlıdır: Biz batıyı mı öğreniyoruz, yoksa yalnızca taklit mi ediyoruz?
Magazinsel ;)
Son olarak yazarın yaşamında izi olan bir ismin şiirine romanda yer verildiği göze çarpmaktadır. Bu isim Tevfik Fikret'ten başkası değildir. Peyami Safa'ya ismi Tevfik Fikret tarafından verilmiştir. Safa'da romanında onun ''Rubâb'ın Cevabı'' şiirinin bir kısmına Nadir'in ağzından yer verir:
'' Sen hiç mükedder olma. Senin öz oğulların
Şefkatli kızların da var...''