Yılın en iddialı filmlerinden One Battle After Another, gerek konusu gerekse de çekim açısından son derece başarılı bir yapım. Özellikle günümüzde çıkan dandik filmler karşısında ilaç gibi bir nimet. Amerika'da sıklıkla yaşanan siyah beyaz kaosunu merkezine alan film, içerisine bolca…devamıYılın en iddialı filmlerinden One Battle After Another, gerek konusu gerekse de çekim açısından son derece başarılı bir yapım. Özellikle günümüzde çıkan dandik filmler karşısında ilaç gibi bir nimet. Amerika'da sıklıkla yaşanan siyah beyaz kaosunu merkezine alan film, içerisine bolca siyaset göndermesi ve ailevi drama katmış. Pta genel olarak kendi tarzını -tabi ki hikaye merkezli- en özgün seviyede oluşturmuş. Bu yönüyle ilk oscarını alma ihtimali (şimdilik) kesin gözüküyor.
Filmin ilginç yanlarından biri, yönetmen görüşünün -bu noktada ideolojik veyahut savunulan birtakım düşünceler- hiçbir şekilde -en azından bana göre- olmayışı. Spoiler olmaması nedeniyle belirtmiyorum ama malum karakter üzerinden açıkça görülen beyaz (aristokrat, kodaman, burjuva üstü vs.) üst sınıfın; kendi içinde nasıl ve şekilde -hem karakter hem de ideoloji özelinde- ters düşebileceğini açık bir şekilde gösterilmiş. Filmin temel çatışması, bir zamanlar ateşli ideallere sahip "French 75" adlı (göçmen hedefli) radikal grubun -hükümet tarafından doğrudan terörist görülüyor- iki eski üyesi olan Pat Calhoun ve Perfidia Beverly Hills'in yıkıma uğramış geçmişinde yaşanıyor. Gençlik coşkusuyla sarıldıkları keskin ancak zamanla belirsizleşen ideolojik yükümlülükleri, bir çocuk sahibi olmanın ve eylemlerin getirdiği acımasız gerçeklik duvarına çarpıyor. Perfidia'nın radikalizme (izleyince görecekseniz inanılmaz derecede çılgın ve anarşist biri) ve eylemlere olan hastalıklı tutkusu, ailenin parçalanmasına ve Pat'in zoraki bir inzivaya çekilmesine neden oluyor. Aradan geçen on altı yıl, Pat'i hem fiziksel hem de ruhsal olarak tüketmiştir; eski devrimci ruhundan eser kalmamış, alkol ve uyuşturucunun pençesinde yaşayan, çökmüş bir babaya dönüşmüştür. Onun tek mücadelesi artık hayatta kalmak ve kızı Willa'yı korumaktır. Bu bireysel çöküş, filmin tükenmişlik ve hayal kırıklığı ana temasının en güçlü ve en dramatik yansımasıdır (normal şartlarda bu konuyu çoğu yönetmen non-linear olarak anlatır ama pta gerek yok ben yeterim demiş :d).
Anderson, bu baba-kız dramını, çok daha geniş bir politik ve toplumsal eleştiri çerçevesine oturtuyor. Film, ülkenin farklı katmanları arasındaki siyah-beyaz kaosunu, göçmenlik sorununu ve ideolojik uçurumları merkeze alıyor. Bu politik ağırlık, aynı zamanda filmin en çarpıcı yönü olan Pynchonesk absürtlük ve kara mizah ile ustaca dengeleniyor. Bu da filmin ağır temalarına rağmen yüksek temposunu korumasını sağlıyor. (Bazı sahnelerinde inanılmaz güleceksiniz).
Benim için kesinlikle konuşulması gereken konulardan biri de, beyaz Amerikalı üst sınıfın kendi içindeki çatışmaları ve çelişkileri. Albay Lockjaw gibi karakterler üzerinden, elitlerin dahi kendi aralarında çıkar, ideoloji ve iktidar uğruna ne denli acımasız savaşlar verdiğini gözler önüne seriyor (hem de ne seriş.... jumpscare misali şok etkisi yaratıyor). Lockjaw'ın, gücünü ırkçı ve faşist bir gizli tarikattan alması ve bu yapıda yükselme arzusu, derin devletin ve "reel politika"nın ne denli kirli, karmaşık ve absürt bir mekanizmaya dönüştüğünü gösteriyor. PTA'nın bu tarafsız anlatım tercihi -zira bu kadar tarafsız kalması şaşırtmadı değil- izleyiciyi herhangi bir kutba itmek yerine, bu çarpık sistemi tüm çıplaklığıyla sorgulamaya davet ediyor.
Filmin görsel (sinematografik) başarısının altında 35 mm, normalden çok daha geniş ve zengin bir negatif alan sağlayan VistaVision formatıyla çekilmesi yatıyor. Malum bilenler bilir bu yüksek çözünürlük, özellikle IMAX gibi devasa perdelere yansıtıldığında, izleyicinin -özellikle- Pat Calhoun'un yaşadığı bölgede, kurak yollarda ve sınır bölgelerinde Amerika'nın kaotik ve yıpranmış coğrafyasını en ince detayına kadar görmesini sağlıyor. Görüntü yönetmeni Michael Bauman (alkışı hak ediyor) ve Anderson, bu formatın gücünü kullanarak, özellikle gün ışığı sahnelerinde uygulanan kasten aşırı pozlama (overexposure) gibi teknik seçimlerle, görsel stile kaotik ve disoryante edici bir hava katıyor. Bu, hem karaker Pat'in yaşadığı krizi hem de filmin temsil ettiği devrimci karmaşayı yansıtan stilize ama gerçekçi bir görünüm ortaya çıkarıyor.
Anderson, bu filmi bir aksiyon gerilimine dönüştürmekte tereddüt etmemiş ve IMAX (ah birde izleyebilseydik), bu aksiyonu inanılmaz doruğa taşıyor. Film, temposunu hiç düşürmeyen ilerleyici (propulsive) bir anlatıya sahip; uzun araba kovalamaca sahneleri, güçlü ses sistemi sayesinde izleyiciyi fiziksel olarak yoran, yoğun ve heyecan verici bir deneyime dönüşüyor. Sadece görsellik değil, Jonny Greenwood'un bestelediği müzikler (inanılmaz derecede şaşırdım zira filmde hiçbir zaman müzik kesilmiyor; sürekli olarak gitar, piyano ve çeşitli yöresel eserler çalıyor; garip bir şekilde bu hiç rahatsız etmedi) teknik üstünlüğe eşlik ediyor. Bu teknik ve tematik yoğunluğa rağmen, film derin bir hümanizm taşıyor. Filmin siyasi ve sınıfsal çatışmaları (ırkçı örgütler, derin devlet) soyut bir fikir olarak bırakılmıyor, aksine gözle görülür ve fiziksel bir gerçeklik olarak sunuluyor.
Son olarak Oscar özelinde birtakım tahminlerimi eklemek istiyorum. Ben şahsen filmin en az 7-8 dalda aday olacağını düşünüyorum. Yukarıda çok bahsetmedim ama Sean Penn inanılmaz bir performans göstermiş. Büyük bir rakibi çıkmazsa 3. Oscarını kazanması yakın. Genel olarak;
En iyi film (%75)
En iyi yönetmen (%90)
En iyi erkek oyuncu (%50)
En iyi yardımcı erkek oyuncu (%90)
En iyi yardımcı kadın oyuncu (%75)
En iyi uyarlama senaryo (%90)
En iyi kurgu (%90)
En iyi sinematografi (%75)
Kategorilerinde aday olma ihtimali çok yüksek kazanma ihtimalini de kendimce yanına ekledim.. Ses ve yapım tasarım da kuvvetli ama genelde fantastik yapımlara veriyorlar o yüzden eklemedim. En kötü 4-5 ödülle döneceğini düşünüyorum. Tabi bunlar şimdilik tahmin. Ciddi bir rakibi çıkarsa ihtimal düşer.
Uzun lafın kısası izleyin.