İlk ve Son, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de, özünde insanın kendi varlığını tanıma çabasına, yani kimliğin psikolojik ve toplumsal inşasına dair bir anlatıdır. Özellikle kadın karakter, modern bireyin özgürlük yanılsamasını temsil eder: toplumsal normlara direnen, kutlama ve sembolleri…devamıİlk ve Son, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de, özünde insanın kendi varlığını tanıma çabasına, yani kimliğin psikolojik ve toplumsal inşasına dair bir anlatıdır. Özellikle kadın karakter, modern bireyin özgürlük yanılsamasını temsil eder: toplumsal normlara direnen, kutlama ve sembolleri anlamsız bulan, rutinlere tahammül edemeyen bir kişiliktir. Ancak bu “asi” duruş, derinlerde kendi iç çatışmasının, kabul edilmemiş yönlerinin bir maskesine dönüşür. Jung’un "persona" kavramı tam da bu noktada devreye girer.
Jung’a göre persona, bireyin toplum karşısında benliğini koruyabilmek için taktığı sosyal maskedir. Kişi, bu maske aracılığıyla kabul görür; ancak persona, fazla güçlendiğinde birey özbenliğinden uzaklaşır. İlk ve Son’un kadın karakteri, yüzeyde “maskesiz” görünür, kurallara başkaldırır, duygularını saklamaz, toplumun onayını umursamaz. Oysa bu görünüş, özbenliğe değil, tam tersine reddedişin personasına dayanır. Yani o, toplumun değerlerini yıkarken bile, o değerlere tepki üzerinden var olur. Bu da özgürlüğün değil, bağımlılığın bir başka biçimidir.
Bu karakterin içsel çatışmasının kökeninde, babasal otoriteyle kurulamamış ilişki yer alır. Jung’un analitik psikolojisinde baba imgesi, hem otoriteyi hem de bireyin dış dünyayla kurduğu yönelimleri temsil eder. Baba figürüyle yaşanan kırılma, kadında “kendini onaylama” ihtiyacını sürekli dışsal ilişkilerde arama eğilimine dönüşür. Bu da, dizide sıkça gördüğümüz duygusal gelgitlerin ve kendini sabote etme davranışlarının psikolojik temelini oluşturur. Kadın, kendi içindeki babasal yankıya başkaldırırken, aslında onun onayını aramaktan da vazgeçemez.
Gone Girl'deki kadın karakterin “O artık rol yapmayı bıraktı iç sesi, İlk ve Son'un kadın karakterinde farklı bir biçimde yankılanır: “Ben hiç rol yapmadım.”Fakat bu iddia, bilinçdışının en büyük savunma mekanizmasıdır. Çünkü aslında kişi, “rol yapmadığını” savunduğu her anda, kendi maskesini fark etmemeyi tercih eder. Burada Jung’un gölge arketipi belirir: bastırılan, reddedilen, “ben değilim” denilen yan. Kadın karakterin asi tutumu, onun gölgesinin sahneye çıkma biçimidir; o gölgenin adı, sevgisiz büyüyen bir çocukluğun yankısıdır.
Varoluşçu düşünürler özellikle Sartre ve Beauvoir bireyin kimliğini, başkalarının bakışıyla şekillenen bir alan olarak tanımlar. İlk ve Son’un kadın karakteri, hem bu bakışı reddeder hem de ondan kurtulamaz. Onun için sevgi, bir özgürleşme değil, tanınma arzusunun başka bir biçimidir. Bu nedenle aşk, özdeşlik kurduğu bir alana dönüşür: sevdiği adamda babasının gölgesini hem arar hem reddeder. Bu çelişki, modern kadının özgürlük mitiyle içsel köleliği arasındaki en trajik gerilimdir.
İlk ve Son, yalnızca bir ilişkinin bitişini değil, bir kimliğin kendi içinde çözülüşünü anlatır. Kadın karakterin özgür görünüşü, aslında bir savunma mimarisidir. Jung’un deyişiyle, kişi 'kendisi olma cesaretini' maskesizliğinde değil, 'maskesinin farkına varabilme yetisinde' bulur. Dizinin trajedisi de burada başlar: karakterler, maskelerini çıkarmakla özgürleşeceklerine inanırlar; oysa kim olduklarını artık o maskelerin ardında kaybetmişlerdir.
Kendime not: Arada bir popüler kültüre tepkisel yaklaşmayı bırakırsan çok tarafsız yaklaşamasan bile bazı seylerle özdeşim kurarak kendiliğini sen de arayabilirsin :)
Diziyi izlemek beni rahatsız etti evet ama şunu kabul etmek gerek ki hiçbirimizin sevgisi bu türden patolojilerden sıyrılmış, travmatik tepkilerden uzak "pirüpak" değil :)