Spoiler içeriyor
Sadık Hidayet’in bu romanı, yalnızlığın sessizliğiyle yankılanan bir içsel çığlık gibidir. Metinde “insanın tüylerini diken diken eden, ruhen sarsan” imgelerle ilerleyen anlatı, görselliğin gücünü alabildiğine kullanarak okuyucuyu karanlığın içine çeker. Resimlerle, gölgelerle, gözlerin akışıyla örülü bu metin, okurla kurduğu bağda…devamıSadık Hidayet’in bu romanı, yalnızlığın sessizliğiyle yankılanan bir içsel çığlık gibidir. Metinde “insanın tüylerini diken diken eden, ruhen sarsan” imgelerle ilerleyen anlatı, görselliğin gücünü alabildiğine kullanarak okuyucuyu karanlığın içine çeker. Resimlerle, gölgelerle, gözlerin akışıyla örülü bu metin, okurla kurduğu bağda sadece zihni değil, kalbi de hedef alır.
Romanın kurgusu, kristalleşmiş bir çizgi izlemez; düş ile gerçeğin sınırlarının belirsizleştiği bir labirente dönüşür.  Karakter, kalemdan üzerine hep aynı minyatürü çizer; servi, kız, ihtiyar, dere… Bu görüntü, metindeki öğeler arasında bir çekirdeğe dönüşür; her şey o minyatür ekseninde dağılır, yeniden şekillenir.
Görselliğin temel ayaklarından biri de göz imgesidir romanda. Anlatıcı, gözlere tapar gibi bakar; sevgilisinin gözleri onun için hem arzu hem lanet olur.  Gözler, görmenin ötesinde, duyumsamanın, tanıklığın, varoluşun kapısıdır. Ne zaman ki göz karanlığa bürünür; o zamanda metin de körleşmeye, kör baykuşa dönüşmeye başlar.
Kadın cinayeti, romanın ürkütücü merkezidir: anlatıcının karısını öldürmesi, bedeni parçalayarak gömme eylemi ile uzamayan bir kâbus gibi sürer metin boyunca. Bu cinayet yalnızca bir olay değildir; ruhun derinliklerindeki sözcüklerin, imgelerin kanlı izdüşümüdür. Metinde ölenle yaşayan birbirine karışır; anlatıcı, öldürdüğü kadına dönüşür, ceset kendi gölgesine dönüşür. 
Bu dönüşüm metnin en çarpıcı gücüdür. Metin bir “döngü”dur; tekrar vardır, hep aynı sahne, aynı minyatür yeniden yeniden kurulur.  Ama bu döngü, durağan değil: değişim ve parçalanma hâldir sürekli. Her imge, her figür başka bir zamana, mekâna, kafaya kayar; zaman çözülür, mekân tanımaz olur. 
Duygusallık burada yalnızlıkta ve yarada var olur. Metin bize “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” diye seslenir; Bu cümle için başladım okumaya ben. Bu kelimeler, karanlığa dokunma cesaretini veriyor bana. Her okuyuşumda biraz daha görür gibi oluyorum — ama belki de aslında görmenin acısını öğreniyorum. Çünkü bazen en büyük körlük, yüzümüzü karanlıktan çevirmek.
Sonuca baktığımızda ise, Kör Baykuş, görselin ve sözün iç içe geçtiği, karanlık bir masaldır; ruhun en korkunç kapılarını aralar. Her yeniden okunuşta bir şey daha “görürüz”; her defasında başka bir gölgeyle yüzleşiriz.
-L
Ek olarak:
Kör Baykuş’u ilk kez 1936’da Hindistan’da 50 kopya elyazması olarak yayımlandı. Kapak üzerinde Sâdık Hidâyet tarafından çizilen bir testi resmi yer alıyordu. Yazar, kapağa “İran’da satışı yasaktır” ibaresini koydurdu. Kitabının kendi ülkesinde yasaklı olacağından, sansürleneceğinden emindi. Böylece “kendi kitabını kendi ülkesinde yasaklayan bir yazar” olarak müthiş bir kara mizaha da imza attı. Ne yazık ki onun bütün eserleri, İran’da hâlâ yasaklı durumdadır; Sâdık Hidâyet’in varlığı ve kitapları görmezden gelinmekte, onun genç kuşaklarca tanınması engellenmektedir.