İngiliz toplumbilimci Anthony Giddens'ın 1984 yılında yayımladığı Marx, Durkheim ve Weber üzerine yaptığı akademik çalışma. Hocamın "okuman gerekiyor" diyerek sürekli söylemesi üzerine alıp okuduğum ama okurken de fena zorlayan -zira sosyoloji temelim yok- bir çalışma.. Ama her türlü Bauman'dan iyi…devamıİngiliz toplumbilimci Anthony Giddens'ın 1984 yılında yayımladığı Marx, Durkheim ve Weber üzerine yaptığı akademik çalışma. Hocamın "okuman gerekiyor" diyerek sürekli söylemesi üzerine alıp okuduğum ama okurken de fena zorlayan -zira sosyoloji temelim yok- bir çalışma.. Ama her türlü Bauman'dan iyi :)
Okuyan olur mu bilmiyorum ama şöyle bir özet çıkarmıştım yazıyorum buraya.
Anthony Giddens, Marx'ın düşünsel yolculuğunun temelini, dönemin Alman felsefesine, özellikle de Hegel ve Feuerbach'a karşı geliştirdiği eleştirel duruşa dayandırır. Giddens'a göre, Marx, Hegel'in idealist diyalektiğini "baş aşağı" çevirerek, soyut "Tin"in (geist) gelişimini değil, somut, maddi yaşam koşullarının ve toplumsal ilişkilerin gelişimini merkeze alır. Bu dönüşüm, Marx'ın tarihsel materyalizminin felsefi temelidir.
Bu felsefi arka plan, Marx'ın yabancılaşma (alienation) teorisini anlamak için hayati önem taşır. Giddens, Marx'ın 1844 Elyazmaları'nda ele aldığı bu konuyu, kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda insan doğasını ve toplumsal ilişkileri temelden bozan bir yapı olarak gördüğünü kanıtlar.
Yabancılaşma, Marx'a göre dört ana boyutta gerçekleşir: işçinin kendi ürününden, üretim faaliyetinden, kendine ait insan doğasından ve diğer insanlardan yabancılaşmasıdır. Giddens bu analizi, Marx'ın kapitalizmi yalnızca sömürü aracı olarak değil, aynı zamanda insanlık durumunu tahrif eden bir güç olarak gördüğünü ortaya koyar.
Giddens, Marx'ın tarihsel materyalizm teorisini, basit bir ekonomik zorunluluktan daha karmaşık bir süreç olarak yorumlar. Marx'a göre, tarih, üretim güçleri (teknoloji, bilgi birikimi vb.) ile üretim ilişkileri (mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapılar) arasındaki çatışmalarla ilerler. Bir toplumun teknolojik ve üretim potansiyeli geliştikçe, mevcut toplumsal yapılar bu gelişmeyi engellemeye başlar ve bu durum, toplumsal devrim için bir zemin hazırlar.
Bu süreci açıklarken Giddens, Marx'ın tarihsel evreleri (ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist) nasıl analiz ettiğini detaylandırır. Her evrede, egemen sınıfın ekonomik çıkarları, altta yatan üretim güçlerinin gelişimini yansıtır. Ancak zamanla bu durum değişir. Örneğin, feodalizmin katı yapısı, kapitalizmin gerektirdiği serbest ticaret ve iş gücü dolaşımını engellemeye başlayınca, burjuvazi feodalizme karşı bir devrim gerçekleştirir. Giddens'ın vurguladığı gibi, bu süreç, sınıf mücadelesinin dinamik bir sonucudur.
Giddens, Marx'ın kapitalizm analizinin merkezine sınıf mücadelesini ve artı değer teorisini yerleştirir. Marx'a göre kapitalist toplum, ana sınıflar olan burjuvazi ve proletarya arasında bir çatışma üzerine kuruludur. Bu çatışmanın temelinde ise emek sömürüsü yatar.
Yazar, Marx'ın artı değer teorisiyle bu sömürünün ekonomik mekanizmasını nasıl açıkladığını net bir şekilde anlatır. İşçinin ürettiği toplam değer ile aldığı ücretin karşılığı arasında bir fark vardır. Bu fark, artı değerdir ve hiçbir karşılığı olmadan sermayedara kalır.
Bu sömürü mekanizması, Marx'ın kapitalist gelişme teorisinin de itici gücüdür. Giddens, Marx'ın, kapitalizmin içsel çelişkiler nedeniyle kaçınılmaz olarak krizlere sürükleneceğini nasıl öngördüğünü gösterir:
- Sürekli Kâr Arayışı: Kapitalist, rekabetten kurtulmak için sürekli olarak üretkenliği artırmaya çalışır. Bu, teknolojiye daha fazla yatırım yapılmasına ve işçi sayısının azalmasına yol açar.
- Küçük Sermayenin Yıkımı: Rekabet, küçük kapitalistleri iflasa sürükleyerek sermayenin giderek daha az sayıda elde toplanmasına (tekelciliğe) neden olur.
- İşsizlik Ordusunun Büyümesi: Otomasyon ve rekabetin getirdiği maliyet düşürme baskısı, "yedek işçi ordusu" olarak adlandırılan işsiz kitleleri büyütür. Bu durum hem işçi ücretlerini baskılar hem de tüketim talebini azaltarak kriz potansiyelini artırır.
Giddens'a göre, Marx'ın bu teorisi, kapitalizmin yalnızca dışsal faktörlerle değil, kendi içsel dinamikleriyle de istikrarsız bir sistem olduğunu ortaya koyar.
İkinci bölümde Giddens, Durkheim'ı, sanayi kapitalizminin yarattığı bireysel parçalanma ve ahlaki karmaşa sorunlarına sosyolojik bir çözüm arayan bir düşünür olarak konumlandırır ve anlatır.
Durkheim'ın erken dönem çalışmalarını, özellikle de Toplumsal İşbölümü ve Sosyolojik Yöntemin Kuralları kitaplarını, onun sosyolojik düşüncesinin temelini oluşturduğunu gösterir. Durkheim, modern toplumun karmaşık yapısını anlamak için toplumu bilimsel bir disiplinle incelemeyi hedefler. Giddens'a göre, Durkheim'ın en önemli katkısı, toplumsal olgu kavramını ortaya koymasıdır. Toplumsal olgular, bireyin dışında var olan ve onu sınırlayan, tıpkı fiziksel nesneler gibi incelenmesi gereken olgulardır. Bu yöntem, sosyolojiyi felsefe veya psikolojiden ayırarak ona bağımsız bir bilim statüsü kazandırmayı amaçlar. Bu bağlamda Durkheim, bireyi değil, onu çevreleyen ve şekillendiren toplumsal yapıları, inançları ve değerleri merkeze alır.
Durkheim, modern toplumun en belirgin özelliklerinden biri olarak bireyciliğin yükselişini ele alır. Ona göre modern toplumda, bireyin hakları ve özgürlüğü giderek daha fazla önem kazanmıştır. Ancak bu durum, toplumsal bağların zayıflaması ve anomi (normsuzluk) tehlikesini de beraberinde getirir. Giddens, Durkheim'ın bu durumu, bireyin toplumsal yaşamdan kopuk hissetmesiyle ortaya çıkan bir kriz olarak yorumladığını belirtir.
Durkheim bu soruna, sosyalizmle ilgili görüşleri üzerinden bir çözüm önerir. Giddens'ın da analiz ettiği gibi, Durkheim, Marx gibi devrimci bir sosyalist değildir. O, toplumsal düzeni radikal bir devrimle değil, ahlaki bir reformla yeniden inşa etmeyi hedefler. Bu bağlamda, Durkheim'a göre modern toplumda giderek önem kazanan meslek grupları, bu ahlaki boşluğu dolduracak yeni toplumsal bağlar oluşturabilir. Giddens, Durkheim'ın bu grupları, birey ile devlet arasında aracı bir rol oynayan ve mesleki etik kurallar belirleyerek bireylere rehberlik eden yapılar olarak gördüğünü açıklar.
Durkheim'ın teorik yaklaşımının en önemli parçalarından biri de dinin toplumsal işlevi üzerine yaptığı analizdir. Dini Yaşamın İlk Biçimleri kitabında Durkheim, dinin temel işlevinin, insanları bir araya getiren ortak bir ahlaki disiplin oluşturmak olduğunu savunur. Giddens, Durkheim'ın dine dair bu görüşünü, dinin içeriğinden -hangi tanrıya inanıldığı gibi- ziyade, yarattığı toplumsal bütünleşme gücüne odaklandığını belirtir.
Durkheim, dini ritüellerin ve sembollerin, bireyleri bir araya getirerek bir kolektif coşku ve bilinç yaratmasından bahseder. Bu, bireyleri aşan ve onlara ahlaki kurallar dayatan bir kolektif bilinç oluşturur.
Giddens'a göre, Durkheim bu analiziyle, modern toplumda zayıflayan dinsel bağların yerine geçebilecek yeni seküler ahlak arayışını ortaya koyar. Modern toplumda bireylerin kendi çıkarlarına göre hareket etme eğilimine karşı, Durkheim ahlaki bir disiplinin, yani ortak değerlerin ve normların zorunluluğunu vurgular.
Yazar, Durkheim'ın modern toplumun karşı karşıya olduğu parçalanma ve ahlaki çöküş sorunlarına sosyolojik bir yanıt arayan, toplumun bütünleşme dinamiklerini anlamaya odaklanan bir düşünür olduğunu gösterir. Durkheim'ın analizi, bireyin ötesine geçerek toplumsal yapıların ve ahlaki değerlerin önemini vurgulamasıyla, Marx'ın ekonomik determinist yaklaşımından ayrışır.
Kitabın üçüncü bölümünde ise Max Weber'in analizi, Marx ve Durkheim'ın yaklaşımlarından farklı bir yolda, modern toplumun karmaşık yapısını anlamaya yönelik çok boyutlu bir çerçeve sunar. Giddens, Weber'i, modern kapitalizmin sadece ekonomik faktörlerle açıklanamayacağını, aynı zamanda kültürel ve dini değerlerin de önemli bir rol oynadığını savunan bir düşünür olarak konumlandırır.
Giddens, Weber'in en bilinen çalışması olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'na geniş yer verir. Weber bu eserde, modern Batı kapitalizminin yükselişinin ardında yatan kültürel etkenleri inceler. Giddens'a göre, Weber'in temel tezi, Calvinizm gibi belirli Protestan mezheplerinin ahlak anlayışının, kapitalist gelişme için uygun bir kültürel ortam yarattığıdır. Bu mezheplerin öğretileri, bireylere sıkı çalışma, kazancın yeniden yatırıma dönüştürülmesi ve israftan kaçınma gibi değerleri aşılamıştır. Weber'e göre bu durum, kârı bir amaç değil, dinsel bir görev olarak gören bir "kapitalizm ruhu" yaratmıştır. Giddens, bu yaklaşımı, Marx'ın ekonomik determinizmine karşı bir eleştiri olarak sunar ve modern toplumun gelişiminde fikirlerin ve değerlerin de en az ekonomik etkenler kadar önemli olduğunu vurgular.
Weber, sosyolojinin felsefi temelini ve yöntemini de kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Giddens, onun metodolojik bireycilik yaklaşımını vurgular. Weber'e göre sosyolojinin amacı, bireysel eylemleri anlamaktır. Toplumsal yapıları, bu eylemlerin bir araya gelmesiyle oluşan sonuçlar olarak görür. Bu bağlamda, Weber'in kullandığı temel kavram anlamacı anlama (verstehen)'dır. Giddens'ın da belirttiği gibi, sosyologun görevi, bireyin eylemlerinin arkasındaki niyetleri, motivasyonları ve anlamları anlamaya çalışmaktır.
Weber'in bir diğer önemli metodolojik aracı ideal tiplerdir. Giddens'a göre, ideal tipler, gerçekliğin karmaşıklığını anlamak için oluşturulan analitik modellerdir. Örneğin, bürokrasi, otorite ya da kapitalizm gibi kavramlar, gerçek dünyada saf haliyle bulunmayan, ancak toplumsal olguları karşılaştırmak ve analiz etmek için kullanılan saf modellerdir. Giddens, bu yaklaşımın, sosyolojiyi kesin yasalara dayalı bir bilimden ziyade, yorumlayıcı bir disiplin olarak konumlandırdığını belirtir.++