Öğrenci evinde kalırken arkadaşlarla toplaştığımızda gecenin ilerleyen saatlerinde dönmeye başlayan mistik sohbetler temalı bir filmle geldim. Sohbet tarzında filmleri sevenler varsa bu film tam size göre. Sohbet severim, ama kuru kuru olmasın beni düşündürsün, sorgulayayım, yeni bakış açıları kazandırsın, ufkunu…devamıÖğrenci evinde kalırken arkadaşlarla toplaştığımızda gecenin ilerleyen saatlerinde dönmeye başlayan mistik sohbetler temalı bir filmle geldim. Sohbet tarzında filmleri sevenler varsa bu film tam size göre. Sohbet severim, ama kuru kuru olmasın beni düşündürsün, sorgulayayım, yeni bakış açıları kazandırsın, ufkunu açsın diyen arkadaşlar için de gayet ideal bir film Dünyalı.
Uzun bir süredir tanıdığınız bir arkadaşınız, bir tanıdığınız size gelip "Ben aslında 14 bin yaşındayım." dese muhtemelen şaka yaptığını düşünürsünüz. Filmde de karakterlerimiz ilk başta John'un bir deli olduğunu düşünüyorlar. O arkadaşınız size ilk çağlardan itibaren yaşamını, hafızasında kalanları anlatmaya başladığında "bunlar herkesin bildiği şeyler" dersiniz, ya da geniş bir hayal gücü olduğunu varsayırsınız. En kötü ihtimalle bir deli olduğunu varsayıp, tedavi görmesi gerektiğini savunursunuz. Tam da karakterlerimizin John'a karşı olan başlangıçtaki tavırları gibi. Arkadaşınız bu iddiasını daha fazla inanarak ve daha güçlü bir şekilde anlatmaya başladığında bir çelişkiye düşer, onu sorgulamaya başlarsınız. İnanıp inanmamak önemli değil, bir noktadan sonra herkes böyle bir şeyi sorgular. İşte filmde bu sorgulamadan sonra başlıyor. İlk insanlar, dinler tarihi, İsa, felsefe, bilim, evrim, ölüm ve ölümsüzlük. İlk insanlardan itibaren insanların sorguladığı, sorgulamaya devam ettiği ve de edeceği şeyleri masaya yatırıyorlar, 14 bin yaşında olduğunu iddia eden bir tarih profesörü üzerinden, John Oldman üstünden.
Her karakter bir düşüncenin temsilidir aslında. Film boyunca aklınızdan geçecek ya da geçme ihtimali olan soruları, ihtimalleri birer karakterler temsil eder. Şimdi karakterleri açmak istiyorum. Bu bağlamda filmin sorguladığı kavramları da açmış olurum.
İlk karakterimiz John Oldman. Kendisi bir tarih profesörü. 14.000 yıldır yaşadığını savunan bir adam. John, anlattıklarını o kadar inanarak anlatır ki izleyici olarak tıpkı karakterler gibi şüpheye düşebilirsiniz. Acaba gerçekten 14 bin yaşında mı? Bütün bunlar bir şaka mı? Yoksa tarih anlatmaktan aklını yitirmiş bir deli mi? Kendisinin doğru olduğunu varsayarsak John, tüm kayıplarına, yaşamına, bildiklerine, 14 bin yıllık hayat deneyimine karşın oldukça sakin, alçakgönüllü bir adam. Sadece anlatıyor, sorulara cevap veriyor. Kendini %100 kanıtlama çabası yok. Aslında asıl şüpheye düşüren de John'un bu sakinliği. Kendisine yönetilen her soruya da aynı soğukkanlılıkla cevap vermesi. İnsan aklının özünü yansıtıyor. Sanki tüm insanların bir toplamıymış gibi...
İkinci olarak ele almak istediğim karakter ise asistan Sandy olacak. Sandy, John ile duygusal bağ kuran genç bir kadın. Ortamda onu sorgulamayan, inanmayı tercih eden tek kişi. Sandy, sevginin özünü temsil ediyor filmde. Sevdiklerimize koşulsuz inanmayı tercih etmez miyiz? Bazen bu inanış bizleri hataya götürse de o yoldan vazgeçmeyiz. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın hesabı. Alakasız bir atasözü de olmuş olabilir. Neyse fazla karıştırmadan diğer karaktere geçelim.
Dan, arkeolog. Filmdeki en sorgulayıcı karakterlerden biriydi. John'a tam anlamıyla inanmasa bile onu reddetmez de. İnançla bilim arasında bir köprü kurar Dan.
Bir diğer karakterimiz ise Biyoloji alanında uzman olan Harry. Harry, tartışmayı bilim çerçevesi içinde tutmaya çalışır. John'un iddiasını genetik mutasyon gibi şeylerle açıklamaya, anlamaya çalışır. İnsan hücresinin zamanla yenilenmeyi bıraktığını, bu bağlamda ''ölümsüz insan" kavramının yanlış olduğu kanısına varır. Fakat, John'un iddiasını tıpkı Dan gibi o da tamamen reddetmez. Sadece bunları bilimin ışığında, insan geniyle açıklamaya çalışır. Harry, bilimsel bir sorgulamadır.
İlk başlarda John'un anlattıklarına anlamsız gözüyle bakan, konu dinlere gelince sarsılma ve akıl tutulması yaşayan, kati bir suretle onu reddetmek isteyen, söylediklerinin yalan olduğuna inanmak isteyen, inançlarının sarsılmasıyla tüm bildiklerinin yalandan ibaret olduğunu öğrenmenin onu derin bir çöküntüye götürdüğü Teolog Edith'e gelelim şimdi. Edith tasvir ederken zaten ondan bahsetmiş oldum, ama biraz daha açmaktan zarar değil, fayda gelir. Evet, anlattıklarımdan anlayacağınız üzere Edith dindar bir kadındır. İnandığı gerçeklerin John'un anlattıklarıyla örtüşmemesi onun inançlarını ve düşüncelerini sarsar. John'un İsa olduğunu iddia etmesi onu derin bir şoka sürükler. Sürekli şunu demeye başlar. "Sen İsa değilsin." Zira gözünde Tanrılaştırdığı İsa'nın kendisi gibi basit bir insan olması onu oldukça etkiler. Körü körüne bağlandığımız doğruların sarsılması bizleri de sarsmaz mı? Edith, inançların bir sorgulamasıdır.
Son olarak psikoloğa, yani Art'a değinmek isterim. John'un iddiasından en çok etkilenen kişi. Bir psikolog olarak olaya akılcı yaklaşıp John'u analiz etmesi gerekirken o duygusal yaklaşır ve büyük bir çöküş yaşar. Yakın zamanda bir kayıp yaşamasının etkisi büyüktür bunda tabii. John'un yaşadığı kimlik kırılması ve sonunda öğrendiği sarsıcı bir bilgi Art'ı geri dönülmez bir sonsuzluğa sürükler...
Film, tüm bunları; dinleri, ölümü, ölümsüzlüğü, insanlık tarihini, yaratılışı ve yokoluşu sorgulamaya çalışıp her şeye bir cevap ararken en önemli soruya cevap vermez. Tam cevap aldık derken finalinde yaşadığımız bir sahneyle o cevabın da şüpheli veya yalan olduğunu fark ederiz. John gerçek mi söylüyordur, yoksa her şey yalandan ibaret midir? Film, tüm bu sorgulamalar içerisinde bunun cevabını seyirciye bırakır. Bir izleyici gözüyle bakarak bu soruyu cevaplamam gerekirse de izleyenin bakış açısına göre değişir diyorum. Kimi John için bir deli der, kimi dersine iyi çalışmış der, kimi de imkansız diye bir şey olmadığını John'un gerçekten o kadar yıldır yaşıyor olduğunu savunur.