Sessizliğin İçinde Büyüyen Masal: The Red Turtle Bazı filmler sadece izlenmez… yaşanır. The Red Turtle, o sessizliğiyle içini oyup geçiren filmlerden biri. Diyalogsuz bir anlatıyla, insanın doğayla olan çatışmasını değil, uzlaşmasını anlatıyor. Sakin, duru ve derin bir yapısı var. Ve…devamıSessizliğin İçinde Büyüyen Masal: The Red Turtle
Bazı filmler sadece izlenmez… yaşanır. The Red Turtle, o sessizliğiyle içini oyup geçiren filmlerden biri. Diyalogsuz bir anlatıyla, insanın doğayla olan çatışmasını değil, uzlaşmasını anlatıyor. Sakin, duru ve derin bir yapısı var. Ve her sahnesiyle şunu fısıldıyor: “Hayat konuşmadan da anlaşılır.” Filmi izlemeye karar vermemde büyük bir etken vardı: yönetmen Michaël Dudok de Wit’in yıllar önce izlediğim kısa filmi Father and Daughter. O kısa filmle birlikte sessizlikle anlatılan duygulara olan hayranlığım başlamıştı zaten. Bir çocuğun babasına duyduğu özlemi, zamanın geçişini ve beklemenin nasıl bir hayat biçimine dönüştüğünü, sadece birkaç çizgiyle ve müzikle anlatabilmek…
O noktada anlamıştım: Dudok de Wit kelimeler yerine duygularla konuşan bir yönetmen. Ve The Red Turtle, bu anlatımın uzun metrajdaki zirvesi. Film, bir adamın ıssız bir adaya düşmesiyle başlıyor. Bir noktadan sonra adadan kaçmak istiyor, fakat her seferinde denizde karşısına çıkan dev kırmızı bir kaplumbağa ona engel oluyor. Başta bir düşman gibi görünen bu yaratık, zamanla doğanın ta kendisine, bir dostuna ve belki de hayata açılan bir kapıya dönüşüyor. Film ilerledikçe izleyici olarak biz de bu ada gibi izole hissediyoruz, ama bir yandan da hiç yalnız değiliz. Çünkü o ada, aslında iç dünyamızın ta kendisi. Yapım süreci de bu anlatının kendisi kadar büyülü. Film, Japonya’nın efsanevi stüdyosu Studio Ghibli’nin Avrupa’dan birlikte film yapmak için ilk ve tek olarak seçtiği yönetmenle, yani Dudok de Wit ile ortak bir çalışması.
Yapımcılığını Toshio Suzuki ve Fransa’dan Wild Bunch üstlenmiş. Ghibli’nin hayran olduğumuz o zarif dokunuşları — dalgaların ritmi, doğanın döngüsü, insanla doğa arasındaki o kırılgan bağ — bu filmde de hissediliyor. Ama aynı zamanda Dudok de Wit’in Avrupa melankolisiyle harmanlanmış bir sadelik de var. Her şey o kadar yalın ki… ama bir o kadar da ağır. Zaman geçiyor, insanlar yaşlanıyor, çocuklar büyüyor, doğa değişiyor. Film boyunca tek bir kelime edilmiyor, ama kalbinde bir anlatı çığlığı yükseliyor. Sanki bir tür evrensel masal izliyorsun. Hayatta kalmaya çalışan bir adam değil, kabullenmeyi öğrenen bir ruh izliyorsun aslında.
O kırmızı kaplumbağa ise sadece bir hayvan değil. Bazen bir sınav, bazen bir dost, bazen bir sevgi… Bazen de doğanın sana “burada kal” diyen bedeni. Benim için bu film, doğaya teslim olmanın, hayatı tüm döngüsüyle kabul etmenin ve direnmek yerine uyumlanmanın ne kadar zarif olabileceğini gösterdi. Ve belki de en önemlisi: sevmek için konuşmaya gerek olmadığını. The Red Turtle, izleyene göre bir aşk filmi, bir ölüm alegorisi, bir doğa masalı ya da bir içsel yolculuk olabilir. Ama her hâlükârda, kalbinin bir köşesine sessizce yerleşip orada kalıyor. Çünkü bazı filmler biter, bazıları kalır. Ve The Red Turtle, kesinlikle kalanlardan.