Çocukluğun Sessiz Yasına Dair Bir Ağıt Bazı filmler vardır; izlediğiniz anın ötesine geçer, sizi çoktan unutulmuş bir duygunun içine geri çağırır. Jacques Doillon’un Ponette filmi tam da bu hissin peşine düşüyor. Dört yaşındaki küçük bir kızın annesinin ölümünden sonra yaşadığı…devamıÇocukluğun Sessiz Yasına Dair Bir Ağıt
Bazı filmler vardır; izlediğiniz anın ötesine geçer, sizi çoktan unutulmuş bir duygunun içine geri çağırır. Jacques Doillon’un Ponette filmi tam da bu hissin peşine düşüyor. Dört yaşındaki küçük bir kızın annesinin ölümünden sonra yaşadığı yas sürecine odaklanan film, ölümün çocuk zihninde nasıl şekillendiğini, inançla nasıl iç içe geçtiğini ve tüm bu karmaşanın ortasında nasıl tek başına kaldığını anlatıyor. Ponette’in yaşadığı dünya küçük: kuzenleri, yatılı okul odaları, beton avlular ve sessiz akşamüstleriyle örülmüş. Ama onun iç dünyası öylesine büyük, öylesine yankılı ki, film boyunca biz sadece bir çocuğun değil, insan olmanın en çıplak haline tanıklık ediyoruz.
Henüz konuşmaya yeni yeni alışan bir sesle, hayatın en ağır sorularını soruyor Ponette: “Annem nereye gitti?” “Ona ne zaman kavuşacağım?” “Tanrı varsa, neden bu kadar yalnızım?” Filmin en çarpıcı yönlerinden biri, çocuk oyuncu Victoire Thivisol’un olağanüstü performansı. Henüz dört yaşında bir oyuncudan söz ediyoruz ama kameraya bakışı, sessizce ağlayışı, anlamlandıramadığı acının içinde boğulmaması… Gerçekten inanması zor bir derinlikte. Onun gözleriyle ölüm soyut değil, fiziksel bir eksikliktir. Sarı saçlarını tarayan bir elin artık olmayışıdır. Bir gömleğin ütüsüz kalmasıdır. Sıcak bir sesin yokluğudur. Film boyunca çocuklar arasında geçen diyaloglar ise inanılmaz derecede doğal ve sarsıcı. Bir sahnede Ponette, İsa’nın ölümden sonra diriliş hikâyesini anlatıyor. O küçük ses tonuyla, “İsa artık orada değildi.
Melekler geldi ve ‘O artık ölü değil’ dediler,” diyor. O an, film bambaşka bir boyuta geçiyor. Ponette, dini bir anlatıya dönüşmüyor; tam tersine, çocukların dünyasında ölümle baş etmenin inançla kurduğu o karmaşık ilişkiyi naif bir şekilde gösteriyor. Ölüm, belki de geri dönebilir bir şeydir. Belki bir gün, annesi de meleklerin yardımıyla geri gelecektir. Belki. Jacques Doillon’un yönetmenliği ise dikkat çekici bir sadelikte. Kamera yere yakın; sanki Ponette’in göz hizasında. Dünyayı onun gibi görüyoruz: büyüklerin karışık cümleleri, anlayamadığı jestler, terk edilmişlik duygusu…
Film, melodramın tuzağına hiç düşmeden, minimal bir estetikle ilerliyor. Her plan, bir fotoğraf karesi gibi içimize işliyor. Ponette, çocukluğun sadece neşeden ibaret olmadığını, bazı çocukların erken yaşta acı çekmeyi öğrenmek zorunda kaldığını yüzümüze çarpıyor. Ama bunu öyle çığlık çığlığa yapmıyor. Sessizce, yere eğilmiş bir baş, gözyaşını içine akıtan bir çocuk ve Tanrı’nın sessizliğine karşı söylenen birkaç cümleyle yapıyor. Bu film izlenmez, yaşanır. Ve yaşandıktan sonra kolay kolay unutulmaz. “Çocuklar da yas tutar. Hem de en sessizinden.”