1950’li yıllarda çekilen filmleri çok severim; belki de bu aşırı bireysel düşkünlüğümün bir sonucu olarak, bu filme tapınırcasına bir hayranlık duyuyorum. Öyle ki, pek çok repliğini karmaşık notlarla defterlerime karalamaktan neredeyse ezberledim. Birebir hatırlamasam da temel olarak söyledikleri zihnimde yer…devamı1950’li yıllarda çekilen filmleri çok severim; belki de bu aşırı bireysel düşkünlüğümün bir sonucu olarak, bu filme tapınırcasına bir hayranlık duyuyorum. Öyle ki, pek çok repliğini karmaşık notlarla defterlerime karalamaktan neredeyse ezberledim. Birebir hatırlamasam da temel olarak söyledikleri zihnimde yer ediyor. Bu yüzden, tıpkı takıntılı olduğum romanlar gibi Ordet’i de kişisel arşivime dâhil etmeyi, ileride yeniden izlediğimde düşüncelerimin değişip değişmediğini görebilmek için incelemeyi kendime bir görev bildim.
Bu filmi dört temel mesele üzerinden ele almak mümkündür: din, mezhep, delilik ve benlik.
Yüzeyde basit bir aile dramı gibi görünen film, özünde çok daha derin bir sorgulama içerir. Ordet, dinsel dogmaları, ruhsal çözülmeyi ve yeniden doğuşu psikolojik bir zeminde ele alır. Ana karakterimiz Johannes, grandiyöz bir sanrıya benzer bir delüzyon içindedir. Bilimsel bakış açısıyla bu, psikotik bir bozukluk olarak tanımlanabilir; ancak Dreyer, filmin sonunda izleyiciye kuşkuya yer bırakacak şekilde “ya gerçekten öyleyse?” dedirtir.
Filmdeki her karakter, Freud’un yapısal kuramı içinde bir temsil değeri taşır:
Baba Morten, otoriteyi ve yasayı temsil eden süperegonun cisimleşmiş hâlidir.
Anders, uyum ve sağduyusuyla egonun düzenleyici işlevini somutlaştırır.
Inger ise merhamet, içsel şefkat ve yeniden doğuşu simgeleyen anima arketipinin bedenlenmiş şeklidir.
Bu karakterlerin çatışmaları, sadece aile içi gerilimleri değil, aynı zamanda insanın iç dünyasında ego, süperego ve id arasında süregelen savaşı da yansıtır.
Peki Dreyer, bu filmde inanç krizini, deliliği, mezhep tartışmalarını ve ikilikleri neden işleme gereği duymuştur? Bu sorunun yanıtı, filmin çekildiği dönemin tarihsel atmosferinde saklıdır.
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa, büyük bir inanç krizinin içindedir. Tanrı’nın sessiz kaldığı bir kıtanın insanı, kendi varoluşunu ve anlam arayışını sorgulamaya başlamıştır. Dolayısıyla beyaz perde, edebiyat ve tiyatro, her zaman dönemin ruhunu taşır. Ordet de bu ruhun bir yansımasıdır.
Yüzeyde kırsal bir ailenin iç çatışmalarını konu alır; ancak özünde modern insanın Tanrı’yla, dinle ve kendi iç sesiyle yaşadığı gerilimin alegorisini kurar.
Bunun yanı sıra, filme bir nebze “baharat” katmak için imkânsız bir aşk da işlenmiştir: bir Katolik erkek, bir Protestan kıza âşık olur. Tıpkı Romeo ve Juliet gibi, zıt kutuplardaki iki inancın temsilcileridir. Katoliklerin katı kuralları bu ilişkiyi daha da sembolik hâle getirir. Bu aşk, görünüşte mezhepsel bir çatışma gibi sunulsa da, aslında psişik bir bütünleşmeyi simgeler.
Johannes’in kendini İsa sanması —ya da belki gerçekten İsa olması— görünüşte psikotik bir delüzyondur; ancak Dreyer sinemasının her zaman mistik bir gerçeklik içinde var olduğunu hatırlarsak, bu sahneler metafizik bir hakikate kapı aralar. Çünkü bizim gündüzleri okuduğumuz psikanalist Jung’a göre, bu İsa ile özdeşleşme, Self arketipinin ortaya çıkışıdır; yani insanın tanrısal olanla özdeşleşme arzusunun bilinç düzeyine sızmasıdır.
Bu nedenle Ordet, hem psikolojik hem metafizik düzlemde okunabilir.
Psikolojik düzlemde film, grandiyöz bir delüzyonun aile içinde nasıl anlam kazandığını ve nasıl dönüştüğünü inceler.
Metafizik düzlemde ise, insanın akıl ile iman arasındaki gerilimde kendini yeniden kurma çabasını yansıtır.
Aslında bu filmi anlatmaya devam etmek isterdim. Ancak yazarken fark ettim ki insan bazen düşündüklerini kelimelere dökmekten yoruluyor.
Yine de şunu söyleyebilirim:
Bu filmi Freud’un Totem ve Tabu ya da Bir Yanılsamanın Geleceği kitapları üzerinden okursanız, çok daha derin bir tat alacağınıza eminim.
Ama bu metinler olmadan da Ordet’i sevebilirsiniz. Çünkü film, kendi başına zaten olağanüstü bir ruhsal deneyimdir.
Nevrotik savunmalarıyla yaşayan tüm dostlara selam olsun 🕊
YARIM YAMALAK REPLIKLER ;)
"Ben dünyanın ışığıyım ama karanlık bunu anlayamadı.
Işığımın karanlığı aydınlatması için. "
"27 yaşında tedavi edilemez bir deli, birinin onun için üzülmesi gerekmez mi?"
"+ Artık mucizeler gerçekleşmiyor.
- İnancın olmadığını mi?
+ Hatta inanca inancın olmadığını...
- Ama daha önemli Baska şeylerin var.
+ Onlar Nedir?
- Bir kalp, iyilik. Sana diyorum inancın olmasına yetmiyor. Eğer kişi aynı zamanda iyi insan değilse. "
"İnsanlar ölü isaya inanır, yaşayana değil. 2000 yıl önceki mucizelerime inanıyorlar ama şimdi bana inanmıyorlar. Cennetteki babamiza kanıt olması ve mucizeler gerçekleştirmek üzere döndüm... Beni kendi adıma ölduren kilise...
Beni tekrar çarmıha gererseniz size yazıklar olsun!"