26. Bağımsız gönderim. 26 defa, bir şekilde iyi ya da kötü, kısa ya da uzun kendimi dökmüşüm buraya. Kimisinde dert yanmış, kimisinde umutlanmış, kimisinde unutulmuş, kimisinde de rabbimi özlemişim. Kimisi sığ geldi, kimsi derin. Kimisi tebessüm ettirdi, kimisi yaşadıklarımla beraber…devamı26. Bağımsız gönderim. 26 defa, bir şekilde iyi ya da kötü, kısa ya da uzun kendimi dökmüşüm buraya. Kimisinde dert yanmış, kimisinde umutlanmış, kimisinde unutulmuş, kimisinde de rabbimi özlemişim. Kimisi sığ geldi, kimsi derin. Kimisi tebessüm ettirdi, kimisi yaşadıklarımla beraber bana hayatı öğretti. Az mıdır, değildir bence. Dile kolay, 5 sene yazmışım. Hatta, az bile yazmışım. Yazmamda ki amaç hep belliydi. Burası benim için bütün insanlıktan uzaklaştığım, kişisel mağramdı. Ne insanların dedikleri önemliydi, ne benim arkamdan konuşulanlar. Ne insani yargıların bir değeri vardı burada, ne de yitip giden anlamlar. Burada, o 26 gönderide sadece ben vardım. Olduğum halimle, maskesiz, kimsesiz ve bütün saflığımla. İyisi ve kötüsüyle, o dar kalıpların ardında, bayat yargıların, sığ düşüncelerin dünyasında ki yeni dünyam. Selam sana 27...
26 gönderi, hepsini tek tek okudum. Bazılarını iki kez, bazılarını uzun uzun. Bütün bu anılardan çıkardığım ortak nokta ise şu oldu: ya hayatın benimle bir problemi var ya da benim onunla. Çünkü bana sunduğu merdivenlere hep gücendim. Yeri geldi isyan ettim, yeri geldi sustum. Yeri geldi durdum, öylece, buz kesmiş gibi. Kimi zaman verdiği mutluluğu küçümsemişim, kimi zaman yaktığı acıyı dindirememişim. Vermiş Rabbim, dağıtmış iyisini de kötüsünü de. "Al kulum, seç dilediğini" Demiş de çizmişim hayatımın rotasını. Günler geçmiş, aylar senelere gebe olmuş. Rabbim sormuş, "Memnun ettim mi seni kulum?" Verdiklerini küçümsemiş, "Yetmez rabbim, biraz daha" demişim. İstek kapısı açıktır ya, "Döndün bana, al senindir" demiş Rabbim. Almışım, yetinmemişim. Bir kez daha sormuş Rabbim bana "Memnun ettim mi seni kulum?" Yetmez demişim, haddimi bilmemiş, susmamışım. "Yetmez Rabbim, biraz daha" demişim. İstek kapısı işte, istek kapısı... Sormuş bir kez daha "Mehmed, Memnun musun?" Durmadan, "Değilim rabbim, biraz daha" demişim. Aylar senelere biraz daha gebe olmuş, 23'e gelmişim. Oturmuşum yine o banka, kuşları izlerim. Sorar bana bir kez daha, "Gittin, geldin. Aldın, verdim. İstedin, gerçekleştirdim. İsyan ettin, sana yol gösterdim. Memnun musun benden Mehmed?" Bu sefer "Senden memnunum, kendimden değilim" demişim.
Hayatım hep biraz garipti benim gözümde. Değerler, hisler, anlamlar ve daha nicesi. Oldum olalı, kendimi 7 senedir değiştirmeye çalışıyorum. Her daim bildim, diğerleri gibi değildim. Baktığım gözlerim, diğer insanların gördüğü şeyler olmazdı. Çocukken sandığım şey, büyüdükçe anladığım şeyden bambaşkaydı. Benim içimde bir yol hep yarımdı nedense. Ne tam yürüdüm ne de dönüp geriye bakabildim. İnsanların adımladığı geniş sokaklardan değil, kimsenin bilmediği, haritası çizilmemiş patikalardan geçtim hep. Öyle ki bazen kendimin bile nereden geldiğini, nereye gittiğini unutmuş bir haldeydim. Yine de o patikalar bendim; eksikliğim, fazlalığım, günahım, hayalim, yanılışım, doğrum… Hepsinin izini bilirim, bilirim de “Ben nerenin insanıyım?” Bir cevabı yok. Tam olarak arafta kalmışlığın insanıyım. Ne düne aitim, ne bugüne; ne yarının kesinliklerine sığınırım, ne dünün gölgelerine. Araf benim evim oldu, belki de sığındığım tek yer. Çünkü Araf’ta insan ne tam dünyadadır, ne de ondan kopuk. Yalnızca, yalnızca içinin kıyısında bekler. Tıpkı Antalya'da ki gibi. O fenerin yanında, çarpan dalga seslerinin içinden gelen "buydayım" sözleriyle.
Kendimi değiştirmeye çalıştığım yedi senenin her birinde bir parçamı kaybetmişim lakin başka bir parçam filizlenmiş. Kimse görmemiş, kimse bilmemiş. Bazen kurumuşum, bazen yeniden yeşermişim. İnsanların gözünde küçücük, kendi içimde koca bir imtihan kalmışım. Kimisi beni gözünde büyütmüş, kimisi ulaşamamış da gözünde küçültmüş. Kimisinde hırsının kurbanı olmuşum, kimisinde yarını. Ben ise sadece yarımım. Eksik, kırılmış, umutsuz, anlamsız. Hepsinin içinde en çok canımı "anlam" yakar. Anlam deyip durmuşum. "Sevmenin bir anlamı olmalı," "beklemenin bir anlamı olmalı," "yaradılışın bir anlamı," "değerin bir anlamı," "kıymetin bir anlamı," "bakışın, sözlerin, susmanın, gözlerin bir anlamı olmalı..." Ben hep farklı baktım; insanların “olmuş” dediğine “eksik," “eksik” dediğine “tamamlanmamış” dedim. Gözüm, göğsümün içindeki yankıyla bakardı; kulağım, insanlardan önce içimdeki sesi duyardı. Bu yüzden yoruldum bazen; açıklayamadığım, anlatamadığım, kimsenin tam olarak kavrayamadığı bir şeyi taşımak kolay değildi. Ama yine de vazgeçmedim zira insan, anlamı bulduğu için değil; aramaktan vazgeçmediği için insandır. Belki bu yüzden yazdım 26 kere. Belki bu yüzden şimdi 27 ile selamlaşırken kalbim bir başka. Belki büyümek, hiçbir zaman büyük bir kavrayış olmadı bende. Yolum uzun, eksik yanlarım bitmedi. İçimde hâlâ susmayan çocuklar var, hâlâ cevap bekleyen sorular… Ve Rabbime kırgın değilim; yalnızca kendime geç kavuştuğum için hüzünlüyüm. Belki bana ait olmayan yerlerde, bana benzemez yüzlerin arasında çok fazla kaldığımdan; belki de hiçbir zaman, olduğu gibi kabul edilmeyi tam öğrenemediğimden… Değerler, hisler ve anlamlar çoğu insan için yüzeyden akıp giderken, bende en dipte yankılandı hep. Diğerlerinin akıp geçtiği yerde, ben durmak zorunda kaldım; onların “normal” dediğine içimde “bu değil” dedim. Nicedir bir arayıştayım; yedi sene, belki de daha fazla. Ama şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki, ben değişmeye değil, tamamlanmaya çalışmışım. Kendimi hep yarım sandım; yarımı tamamlayanın ben olacağına değil, birinin gelip beni bütünleyeceğine inandım. Hayatıma mucize gibi biri girerse, içimde kopuk ne varsa yerine oturacak sandım. Eksikliğimin kaynağını kendi içimde değil, dışarda aradım; sanki biri kapımı çalsa, bana “bak, sen zaten tamdın” dese, her şey düzelecek sandım. O doğru kişi, doğru hislerle gelse, bu dünyanın diğer bir yüzünü gözleriyle gösterse, tam olurum sandım. Galiba anlaşılamayacağım.
İnsanın kendi hikâyesine yabancı kalması böyle başlıyor işte. içeriden gelen sesi duymak varken, göğün başka bir yerinde yankıyı beklemek. Ben de hep öyle bekledim; bilinmeyen bir gün, bilinmeyen bir anda gelecek olanı… Bir bakış, bir geliş, bir tesadüf… Sanki biri beni görürse ben de kendimi görebileceğim; biri beni benim anlayabileceğim gibi severse ben de kendimi sevebileceğim; doğru olan beni seçerse ben de hayata dahil olabileceğim… Bu yüzden hep “dışarıda” aradım bendeki evi. Aslında aramadım da, buz kesildim. Durdum, durdum öylece. Bakışlar, sözler, hakkımda denilenler için hep sustum. Arafta kalmışlığım biraz da bundan. Ben sandım ki; sevgi içeriden değil, dışarıdan doğar. İnsan, içindeki eksikliği kendinden değil, bir başkasının dokunuşundan öğrenir. Bu yüzden ben hep gelmeyen bir “tamamlanma”yı bekledim. Peki doğru mu yaptım, Allah şahidimdir ki bilmem. Fakat zamanla gördüm ki, hayat kimseye mucize diye gelmiyor. Mucize, nihayetinde insanın kendine kavuştuğu yerde başlıyor. Yine de acı olan şu: Kendime geç kaldım. Ve yine derim, hâlâ içimde susturamadığım çocuklar var; hâlâ cevap bekleyen sorular; hâlâ “beni neden yarım bıraktın?” diye arada bir sızlayan, kendi kendime dert yanan bir tarafım var. Yine derim, Rabbime kırgın değilim. Daha çok kendime geç kavuştuğum için kırgınım. O kapıda ben vardım; ama kapıyı açmak için hep bir başkasının elini bekledim. Belki de bu yüzden yolum hep patikalardan geçti; kimsenin çizmediği, kimsenin adım atmadığı, bazen benim bile hatırlamadığım yollardan. Çünkü ben, kendime giden yolu dışarıdan beklerken, içerden hiç yürümedim. Araf tam da bu: insanın ne olduğu ile olmak istediği yer arasındaki sessiz eşik. Ne bugüne aitim, ne düne; ne göçtüm, ne kaldım. Sadece bekledim. Belki bu yüzden hayatım anlamsız, bu yüzden keyif alamıyorum hiçbir şeyden. Okumak, yazmak, nefes almak ve dahası. Maziden gelen ve zevk veren davranışlarım bile artık gözümde gridir. Hayatı hep siyah ve beyaz olarak algılardım, iyi ya da kötü. Bir noktadan sonra fark ettim ki aslında mutsuz değilim; sadece kendime uzak düşmüşüm. Sanki ruhum başka bir odada kalmış da ben kapının önünde bekliyorum. Kapı açık mı, kilitli mi, yoksa ben mi açmayı bilmiyorum, bunu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bir şey eksik. Ve o eksik, beni benden almaktan asla çekinmiyor. Anlamı bir insanda aradım, bir sözde, bir tesadüfte… “Biri fark etsin,” “biri dokunsun,” “biri söylesin,” diye bekledim. İçimdeki boşluğu doldurmazsam, bari biri o kapıda ses olur sandım. Olmadı. Kimse beni, benim içimdeki o derinlikte duymadı. Duyamazdı da… çünkü ben bile o derinlere bazen inmeye çekindim. Bazen insanoğlunu ben büyüttüm gözde, bazen ben küçüldüm sözde.
Kendimi kaybettiğim yer tam burası işte. Ben, görülmez sandım. Kıymetim unutuldu sandım. Sonra o unutuşu kendim sürdürdüm. Kendime geç kaldım. Kendi elimden tutmadım. Sanki başka birinin onayıyla, varlığımı tamamlayacakmışım gibi yaşadım. Ben, sanırım sevgi bekledim ama aslında “teslimiyet” arıyordum. Biri beni seçsin diye değil, sonunda kendimi o kişide görebileyim, ona teslim olayım diye. Şimdi gride sıkışmış gibiyim. Ne eski ben var, ne yeni ben hazır. Aradayım. Bu yüzden belki hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Çünkü eski tatların hükmü bitti; yenileri ise henüz doğmadı. Belki de hiç doğmayacak. Beklemek değil, kabuk değiştirmekmiş aslında yaşadığım. Ama ben bunu çöküş sandım. Çoğu zaman insan yaşadığını isimlendiremeyince, her şeyi acı sanıyor. Ben de öyle yaptım. Ve şimdi soruyorum kendi kendime: “Ben kimdim? Ve kim olmak üzereyim?” Biliyorum, bu soruya cevap vermek için önce o kapının eşiğinden geçmem gerek. Kendime kavuşmadan, birisi bana dokunamadan hiçbir şey bana yetmeyecek.. İsmet Özel misali "Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. Öyle yoruldum ki, yoruldum dünyayı tanımaktan."