"Soruyor, ama cevap alamıyoruz. Yeniden yeniden soruyoruz. Hayatın tümü nasıl da sadece sorulardan ibaret, sorular sorsak da yeniden yeniden cevap alamasak da, gene de var oluyoruz. Soru sormam ama cevap alamamam, varoluşumun gerçekliği bu... kuşkusuz depolamış olduğum enerjileri hissediyorum... ola…devamı"Soruyor, ama cevap alamıyoruz. Yeniden yeniden soruyoruz. Hayatın tümü nasıl da sadece sorulardan ibaret, sorular sorsak da yeniden yeniden cevap alamasak da, gene de var oluyoruz. Soru sormam ama cevap alamamam, varoluşumun gerçekliği bu... kuşkusuz depolamış olduğum enerjileri hissediyorum... ola ki insan doğanın gözlemcisinden başka bir şey değildir, onu yargılayan değildir, buna hakkı yoktur..."
(Sayfa 65)
Avusturya edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak görülen Thomas Bernhard'ın 1968 yılında yayımladığı eseri. Kendisinden ilk kez okudum ve sevdim.
Son derece modern, zaman zaman postmoderne kayan bir tarzı var. Aykırı anlatım tarzı ve yarım cümleleriyle ile kuralsız bir tekniğe sahip.
Bernhard, geleneksel anlatı yapısını bilinçli olarak yıkıyor; bunu yaparken de takıntılı -nefes aldırmayan- monologlar ve sürekli tekrarlanan motifler kullanır. Kendine has bu tarzı karakterlerinin zihinsel çıkmazlarını, topluma (ve araştırdığım kadarıyla özellikle kendi ülkesi Avusturya'ya) yönelik bitmeyen öfkesini okura doğrudan aktarır.
Cümleler bazen birbiri üzerine yığılarak boğucu bir ritim yaratıyor, bazen de kesintiye uğrayarak o "kuralsızlığı" ve parçalanmış hissiyatı öne çıkarıyor.. Okuru rahatlatmayı değil, tam aksine onu karakterin huzursuz iç dünyasına çekmeyi ve alıştığı edebi konfor alanından çıkarmayı hedeflemiş yazar. Kesinlikle okunmayı Hak ediyor, tavsiye ederim.
Hoşuma giden alıntılar;
"Avrupa soytarı takkesini yeniden kafasına geçirdi... bok püsür bir kere daha hepimizin üzerinden geçecek... her yirmi ya da yirmi beş yılda bir oluyor, malum, ama gelecekte akıl almaz boyutlarda olacak... taşrada, iş gördüğümüz şehirlerde, bulaşıcı hastalıklar yazıp çizdiklerimizde politika kisvesi altında kasıp kavuruyor... içine girilen evler, kitaplar, politik sapkınlık koleksiyoncuları için hazinelerle dolu... devletler mastürbasyon yapıyor, Amerika da Avrupa da, ve de dünya sathında rezil bir evlilik uyuşmazlığının onların bokları üzerinde tarih yazdığını görüyoruz yeniden... hükümetler alçakça sözlü propagandalarla kendilerini tüketiyorlar... komünizm, sosyalizm, demokratizm dünya çapında, gülünç bir mazoşizm kılığında... yakında dünya üzerinde, ya da daha doğru deyişle neyin nesi olduğunu anlamadığımız bu doğada, bu sadomazoşist yerküre cevheri üzerinde demek istiyorum, sadece iki ya da üç ağzı sıkı sıkıya kapalı buzdolabı, tabiri caizse kıtasal buzdolaplarıyla kalakalacağız, bunlarda geçmiş de gelecek de sonsuza kadar saklanıyor olacak...
(Sayfa 15)
"bugün ne çekiyorsak aklın elinden çekiyoruz, yoksulluktan değil ve yaşlılık gençliğin tersi, ki ben gençliği tamamen doğal bir kendini beğenmişlik olan, itici bir şey olarak tarif ediyorum... umarsızlığa kapılmamak için hangi yana bakmalı? Bu, sizin yaptığınız sevgili Zoiss, bu da bir pes ediş ve ihtimal ki çok daha utandırıcı... çünkü bu paylaştırma, bu, gördüğüm kadarıyla, akıl almaz boyutlarda bölüştürme... çünkü bu gelişme, toplumsallaşma, devletin ve de dünyanın bu şekilde miskinleşmesi de aynı biçimde absurd... çünkü sosyalizm ve komünizm peşinde hep birlikte telef olacağız, tıpkı kralların ve krallıkların peşinde telef olduğumuz gibi, çünkü telef olmak mecburiyetindeyiz... çünkü her şeyin sonuçta varacağı yer orası, çöküş... komünizm de sosyalizm de başlıbaşına ölümcül küresel ruh çöküntüleri, küresel sapkınlıklar... ama küresel çöküntüler dalgası da, küresel sapkınlıklar dalgası da başımızın üzerinden geçip gitmeli... her şeyin üzerinden geçip gitmeli... üç aşağı beş yukarı bir ömür boyu beni uğraştıran gerçek bu, bütün varlığımı bunun sultası altında geçirdim, üç aşağı beş yukarı buna zorlandım... işte bu bölüştürme de böyle anlaşılabilir, siz de tıpkı bir cürüm erbabının cürmünü, hüküm giymiş bir cürüm erbabının, tepesinde sallanan müebbet zindan hapsini, mümkün olan en büyük duygu fukaralığını atlatmak istemesi gibi atlatmak istiyorsunuz bunu, çünkü gördüğüm kadarıyla, en ufak bir duygu kıpırtısı sergilemiyorsunuz... Ungenach'i likide etmek istiyorsunuz, amenna... ama Ungenach'ı bölüştürerek imha etmek..."
(Sayfa 19)
"bu yüzden kitlenin mutlak biçimde aptal bir çehresi var,” dedi Moro, "çünkü milyarlara varan aptallık doğal olarak katlanılmaz şey... ama aptallığın elinde daima araçlar da var, şu sıralar tekrar gördüğümüz gibi, yani şiddet, güç, sevgili Bay Robert, kendisi kadar aptalca olmayan her şeyin hayatını söndürmeye, söndürmeye ve yok etmeye yarayacak araçlar... ama bu esnada," -durdu, düşündü- "aptallık ve yoksulluk apayrı iki araç olmakla birlikte, gene de aynı hedefe varıyorlar... bugün ortalıkta olan bütün fenomenleri değerlendirecek olursak, şunu söylememiz gerekir ki, hiçbir şey bugünkü kadar grotesk olmamıştı, art arda gelen bütün çağlar birbirinden grotesk olmakla beraber... kuşkusuz," dedi Moro, “şunu da söylemek gerekir ki, sayın vasinizin de hep ifade ettiği gibi, insanlığın doğal olarak nefret edilen, soyları tükenmekte ve hemen hepsi imha edilmiş daha yüksek numunelerini yok etmek çok daha acınacak, zalimce, nasıl diyeyim, gereksiz bir şey, alçak ve aşağılık olanları sömürmekten daha çok öyle, yani onları daha yüksek, belki de kendi varlıklarının daha yüksek bir seviyesine yöneltmek, onları buraya doğru sevketmekten çok. Demem o ki, onları olmadıkları bir mevkiye yerleştirmek, rezil ve alçak olanlar yükselsin, daha yüksek varlıklar daha da yükselsin diye vs... ama insanoğlu büyük yenilgilere pek meraklıdır," dedi Moro, "ve de, bünyesinde en büyük mankafanın da dahi biri ile aynı söz hakkı ve söz ağırlığına sahip olduğu demokrasi de tam bir deliliktir... bu bakımdan dünya da," dedi Moro, "dünya diye bir şey kaldı ise hâlâ, hep sonlanmanın eşiğinde olan dünya bugün sonu da aştı geçti artık, çünkü dünyanın sonu dedikleri de bir ergen saçmalığı sonuçta..."
(Sayfa 21-22)
"Anlayamıyorum," dedi, "bu ülke bütün değerli insanlarını kaçırıyor, dışarı atıyor, neredeyse dünyanın başka yerlerine sürüyor... bunu anlayamıyorum... ama tabii bu ülkede hayal edilebilecek en korkunç koşullar hâkim, devlet mekanizmamızın çarkını çeviren akla hayale sığmaz bir eblehlik... bu ülkedeki çoğu şey, hatta her şey gülünç, kabul ediyorum... doğal olarak acıklı, gülünç, tiyatro... burada bilinçli olarak ölünüyor, yaşayan ölü olunuyor, ziyan olunuyor, yaşayan ölü olmaktan başka şansımız yok... bunu düşününce beni bir ürperme alıyor, sevgili Zoiss... ama bütün bunlar karşısında çaresiz ve âciz kalınıyor... böyle korkunç kıyaslamalar içinde uyunamıyorsa, uyku tutmuyorsa ve insan kendi kendine anavatan alelade, acımasız bir budalalıktan başka bir şey diyorsa... utanmazlıktan... çocuklar," dedi ve pencereden aşağı sokağa baktı, "tamamen olaylara koşut yaşar, oyun oynarlar, yetişkinlerse insanlıktan çıkar, hissizleşirler ve aslında artık yokturlar... Ölüm döşeğinde bir güldürü ya da dörtbaşı mamur bir ortaoyunu yazabilen varsa, o her şeyi başarmış demektir. Akıl hastanelerinde herkesçe bilinen delilik var, derdi sayın vasiniz, akıl hastanelerinin dışında ise yasadışı delilik... ama her şey delilik, başka bir şey değil."
(Sayfa 34)
"Bütünden ayrıntılara varacağım yerde, hep ayrıntılardan bütüne varmak zorunda kaldığım için... İnsan varoluşu hiçbir şeyi kavranabilir, elle tutulur yapamayan bilinci yok saymaktan ibaret, bilinçte ot gibi yaşamak yani, görece basit bir hayat değil bir varoluş asgarisinde."
(Sayfa 37)
"Bu cümleler birden her şeyi bir yanlışlık gibi gösteriyor, yanlışlıklar bile yanlışmış gibi."
(Sayfa 41)
"Koşullar öyle ki, yakında hiçbir şey okuyamayacak, hiçbir şeyi kaydedemeyecek, hiçbir şeyin gerçekliğine inanamayacak hale geleceğim."
(Sayfa 45)