Şimdi ben buraya neden geldim, niye geldim, nasıl geldim bunları anlatmaya gerek yok lakin ben yine de anlatayım. ;) Binaenaleyh ben kendim olarak buraya kendi edebî zevkimi dikte etmeye ve sevdiğim tüm yazarları, şairleri öykücüleri öve öve göklere çıkartmaya geldim.…devamıŞimdi ben buraya neden geldim, niye geldim, nasıl geldim bunları anlatmaya gerek yok lakin ben yine de anlatayım. ;) Binaenaleyh ben kendim olarak buraya kendi edebî zevkimi dikte etmeye ve sevdiğim tüm yazarları, şairleri öykücüleri öve öve göklere çıkartmaya geldim.
İşte onlardan biri de otodidakt bir öykücü olan, modernist hanımefendilerin hanımefendisi, edebiyatımızda Mehmet Fuat tarafından olay olarak adlandırılan -Füruzan Olayı- o isim Füruzan.
Füruzan kendi kendini nasıl yarattı, nasıl geliştirdi, buralara nerelerden geldi biraz da değinmek gerek tabii. Kendisi Balkanlardan zorla göç ettirilmiş bir ailenin kızıdır. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve annesiyle yaşamıştır. Annesiyle yaşadığı bu anne-kız ilişkisi tüm eserlerine yansımıştır. Çünkü Füruzan için aile figürü yalnız annesidir ki kendisi de şu sözleri söyleyecektir:
"Biz çoğunluk anne kız yaşadık. Çünkü ben babamı hiç tanımıyorum. Ben doğduktan kısa bir süre sonra ölmüş."
Füruzan’ın edebiyatı, dışarıdan bakıldığında sessiz bir dünyanın yankısı gibidir; ama o sessizlik, toplumsal yapının görünmez çığlıklarını taşır. Onun öykülerinde "öteki"nin sesi vardır ama bu ses hiçbir zaman bağırmaz; yalnızca derin bir insanlık bilinciyle konuşur. Fethi Naci’nin dediği gibi, Füruzan öfkeyi dikte etmez; çünkü onun öfkesi, biçimsel inceliğin içinde erimiş bir estetik tepkidir.
1970’lerin ideolojik atmosferinde, edebiyat çoğu zaman “bildiri”ye, “manifesto”ya dönüşmüşken Füruzan, sanatsal özerkliği koruyarak toplumcu gerçekçiliği yeniden tanımlamıştır. O, sınıf bilincini kuru bir ideolojik tutum olarak değil, insani varoluşun derin bir boyutu olarak işler. Onun karakterleri -yoksullar, kadınlar, göçmenler, çocuklar- toplumsal hiyerarşinin dışına itilmiş olmalarına rağmen, anlatı düzleminde birer özneye dönüşür. Böylece Füruzan, edebiyatın hem temsili işlevini hem de estetik özerkliğini yeniden dengeler.
Bu bağlamda Füruzan’ın yazını, literatürde insancıl toplumculuk olarak adlandırılabilecek bir çizgide yer alır. Eserlerinde sınıfsal duyarlık, cinsiyet kimliği, modernleşme sancısı ve aidiyet arayışı temaları iç içe geçer. Ama tüm bunlar, didaktik bir biçimde değil, estetik bir zarafetle anlatılır. Bu yönüyle onun dili, empatik anlatı ve sessiz direniş estetiği kavramlarıyla açıklanabilir.
Füruzan’ın “Parasız Yatılı”da, “Kuşatma”da, “Gecenin Öteki Yüzü”nde yaptığı şey, edebiyatta “öteki deneyimini” merkeze taşımaktır. O, kentleşmenin, göçün, sınıf atlama arzusunun ve kadın kimliğinin çarpıştığı alanlarda, psikolojik gerçekçilikle toplumsal bilinci harmanlar. Bu yüzden onun anlatısı, yalnız bireysel bir ses değil, kolektif bir hafızanın da temsilidir.
Ayrıca kendi hayatının da bir temsilidir. İşte size uzun uzun düşünülecek bir alıntı 'Parasız Yatılı'dan:
"PARASIZ YATILI OKUYANLAR SINAVA ASLA GEÇ KALMAZLAR." Çünkü onlar da toplumun ötekileridir ve onlara da toplumun inisiyatifi oldukça düşük ve azdır.
Belki de “Füruzan olayı” dediğimiz şey, tam olarak budur:
Edebiyatın hem biçim hem içerik düzleminde “yüksek sanat” olarak kabul edilen alana, ilkokul mezunu bir parasız yatılı kızın, yani toplumun sessizleştirdiği birinin sesini yerleştirmesidir. Bu, yalnız edebiyatın demokratikleşmesi değil, insanın kendi hikâyesini yazabilmesinin destanıdır.