Spoiler içeriyor
Kronik depresyonla mücadele eden bir kadın. Kitap boyunca onun psikiyatristiyle yaptığı seansların transkriptlerini okuyoruz. Aralarda da kendi düşüncelerini, hislerini, bazen de o anlarda aklından geçenleri paylaşıyor. Yani bu bir roman değil, kişisel gelişim kitabı da değil; daha çok bir terapi…devamıKronik depresyonla mücadele eden bir kadın. Kitap boyunca onun psikiyatristiyle yaptığı seansların transkriptlerini okuyoruz. Aralarda da kendi düşüncelerini, hislerini, bazen de o anlarda aklından geçenleri paylaşıyor. Yani bu bir roman değil, kişisel gelişim kitabı da değil; daha çok bir terapi günlüğü gibi. Ancak tam da bu noktada kitap bende bir eksiklik hissi bıraktı. Çünkü anlatılan şeylerin çoğu, yazarın yaşadığı buhranı derinlemesine göstermek yerine, yüzeyde dolanıyor.
Distimi gibi ciddi bir rahatsızlığın, bu kadar hafif ve dağınık bir biçimde aktarılması kitabın etkisini çok zayıflatmış. Yazarın terapi süreci boyunca bir ilerleme yaşayıp yaşamadığını anlamak neredeyse imkânsız. Seanslar bir noktada tekrara düşüyor; aynı duygular, aynı çıkmazlar. Psikiyatristin yaklaşımı da oldukça yetersizdi bence.
Kitabın başından sonuna kadar Sen iyi bir insansın. gibi basmakalıp cümlelerle ilerleyen bir terapi süreci gördüm. Bu kadar derin bir acıya, bu kadar karmaşık bir zihin hâline bu kadar yüzeysel cevaplar verilmesi, bana kitabın samimiyetini zedelemiş gibi geldi. Psikiyatristin, yazarın hayatına gerçekten dokunabildiğine dair bir his uyandırmıyor. Bir diğer rahatsız edici nokta ise kitabın içinde yer alan bazı söylemlerdi. Yazarın zaman zaman kadın düşmanı, homofobik hatta küçümseyici bir dile kaydığı bölümler var. Kendi içindeki çelişkileri belki de fark etmeden bu şekilde yansıtıyor.
Ancak bunu bir itiraf cesareti olarak görmek de zor. Aksine, bazı yerlerde pick me tavırlarıyla karşılaşıyoruz; başkalarının onayına bu kadar bağımlı bir karakter, kendi iç huzurunu bulma yolunda ilerleyemiyor. Oysa kitap sanki kurtulmuş bir kadının hikâyesi gibi sunulmuştu. Kitabın sonlarına doğru eklenen kısa notlar da bu dağınıklığın devamı niteliğinde. Seanslardan sonra yazdığı o küçük notlarda bile, sanki aynı cümleleri tekrar tekrar okuyormuşum hissine kapıldım.
Yazar, ne kendisiyle ne de yaşadığı ülkenin dayattığı güzellik ve başarı standartlarıyla tam olarak yüzleşebilmiş gibi değil. Güney Kore’de dış görünüşe verilen aşırı önem, kadının sürekli kusursuz olması gerektiği algısı, satır aralarında hissediliyor. Fakat bu önemli sosyolojik arka plan bile kitapta derinlemesine ele alınmıyor; oysa asıl mesele belki de buydu. Ben kitabı okurken yazarın vefat ettiğini öğrenmiştim. 35 yaşında hayatını kaybettiğini duyunca ister istemez kitabın her cümlesi daha başka bir anlam kazandı.
Sanki o terapi odasındaki cümleleri değil de, artık dünyadan gitmiş birinin son izlenimlerini okuyormuşum gibi hissettim. Bu da kitabı duygusal olarak daha ağır hâle getirdi. Ne kadar yüzeysel bulsam da, bir insanın kendini iyileştirmeye çalıştığı bir dönemin kaydını tutmuş olması değerli. Yine de dürüst olmam gerekirse, kitap bana çok fazla şey katmadı. Ne psikolojik açıdan derin bir çözüm sundu, ne de edebi olarak güçlü bir anlatım. Belki benzer bir süreçten geçen okurlar için yalnız değilim hissi verebilir ama onun dışında güçlü bir etki bırakmadığını düşünüyorum.