“Gülümsemeyi kafana takma. Benim ağzım neredeyse hiç gülmez ama bu, zihnimin içinde gülümsemediğim anlamına gelmez.” Mary and Max’i ilk izlediğimde, filmin sonundan çok bu cümle yer etti içimde. Max’in sade ama sarsıcı sözleri bana şunu öğretti: İnsan, yüzüyle değil, düşünceleriyle…devamı“Gülümsemeyi kafana takma. Benim ağzım neredeyse hiç gülmez ama bu, zihnimin içinde gülümsemediğim anlamına gelmez.”
Mary and Max’i ilk izlediğimde, filmin sonundan çok bu cümle yer etti içimde.
Max’in sade ama sarsıcı sözleri bana şunu öğretti: İnsan, yüzüyle değil, düşünceleriyle gülümser bazen. Dışarıdan donuk, içten kıvılcımlarla dolu bir zihin taşıyabilir. O filmde yalnızlık, bir boşluk değil; içsel bir evrendi. Ve ben, o evrende kendimi buldum.
Ne zaman yüzümdeki çizgiler yorgunluğun, sessizliğin izlerini taşısa, bu replik gelir aklıma. Sonra kalemi elime alır, boş bir sayfa bulurum. Yazarım.Kendime mi, bir başkasına mı, bilmiyorum ama sanki bir mektup arkadaşım varmış gibi hissederim.
Kelimeler, elimle kalbim arasında gidip gelirken, yalnızlığım biçim değiştirir. Artık bir ağırlık değil, anlam arayışına dönüşür.
Teknoloji her şeyi kolaylaştırdı ama ruhumuzu kabuklaştırdı sanki.
İletişim araçları çoğaldıkça, birbirimizi duymak zorlaştı. Artık telefonlar çaldığında heyecanlanmıyoruz; sadece içimizde bir huzursuzluk beliriyor. “Acaba ne isteyecek?” diye açıyoruz aramaları.Dijital çağ, ilişkilerimizi hızlandırdı ama içtenliğimizi törpüledi. Artık “nasılsın” bir nezaket cümlesi, “iyiyim” bir savunma mekanizması oldu.
Bazen kırsalın o eski imece usulü gelir aklıma.Birinin yükünü diğerinin taşıdığı, sessiz dayanışmaların yaşandığı, insani sıcaklığın elden ele dolaştığı o dönem... Şimdi şehirler dolu ama insanlar boş. Kalabalıklar içimizde yankılanmıyor artık; çünkü herkes kendi sessizliğini dinliyor.
Max’in Asperger Sendromu vardı. Dünyayı bir matematik formülü gibi anlamlandırıyor, insan duygularını çözümleyemiyordu.
Ama bu bir eksiklik değil, başka bir duyarlılık biçimiydi. Max, insanlardan kaçmıyordu — sadece onların karmaşasından korunuyordu.
Simetrilerde huzur buluyor, rutinlerle anlam yaratıyordu. Çünkü düzen, onun için sevginin biçimiydi.
Ben bazen kendimi Max’e benzetiyorum.
Belki benim de duygularım karmaşık kalabalıklarda değil, sessiz satırlarda var olabiliyor.İnsanlarla konuşurken eksiliyorum; yazarken tamamlanıyorum.Kelime, bana dokunmadan sarılabiliyor.
Asperger’in soğukluğu değil, dürüstlüğü vardı onda. Ne düşündüyse onu söylüyordu, çünkü yalanı öğrenmemişti. Ve belki de asıl bozukluk bizdeydi: gülümserken sahte, konuşurken yorgun, dinlerken uzaktık. Biz “normal”i yüzümüze, o kalbine takmıştı.
Bu yüzden Max’in cümlesi benim için bir itiraf kadar, bir teselli de:
"Benim ağzım gülmez ama zihnimde gülümserim." Çünkü gülümseme bazen bir yüz hareketi değil, bir farkındalık hâlidir.
Bazen kabulleniştir, bazen sessiz bir barış.
Ben artık aynada değil, zihnimde tebessüm etmeyi öğrendim.
Ve bazen, bir köşede yazarken, kendimi “döşeğinde ölürken hâlâ Godot’yu bekleyen” biri gibi hissediyorum. Hiç gelmeyecek bir anlamı, hiç duymayacağım bir sesi, hiç ulaşamayacağım bir insan sıcaklığını bekliyorum.Ama belki de mesele, beklenenin gelmesi değil — beklerken insanın kendine dönmesidir.Tıpkı Mary’nin mektuplarında, Max’in sessizliğinde olduğu gibi…
Belki de “beklemek”, ruhun en içten biçimde yaşadığı varoluştur.
Mary and Max’in mektupları, bana şunu öğretti: Birini tanımak için onu görmek gerekmez; bazen bir mektup, bir kelime, bir sessizlik yeter. İnsanlar konuşarak değil, yazarken daha dürüst olurlar.Çünkü yazmak, insanın kendine aynaya bakmadan bakmasıdır. Ve bazen, bir sayfa dolusu sessizlik, bir ömürlük “nasılsın”dan daha anlamlı olur.