!Ağırlığını hissettiğin ‘an’ yaşam durur.. Ve “geçmiş, şimdi, gelecek” değil, gelecek, şimdi geçmiş. Gelecek, hep geçmiştir, henüz gelmemiş olan geçmiş. Ne konuşursak, ne yazarsak yazalım; “olan” şeyi “olduğu” gibi aktarmak mümkün olmuyor. Belki de yapabildiğimiz şey, sadece “içinden geçmek”, katlanabilir…devamı!Ağırlığını hissettiğin ‘an’ yaşam durur..
Ve “geçmiş, şimdi, gelecek” değil, gelecek, şimdi geçmiş. Gelecek, hep geçmiştir, henüz gelmemiş olan geçmiş.
Ne konuşursak, ne yazarsak yazalım; “olan” şeyi “olduğu” gibi aktarmak mümkün olmuyor. Belki de yapabildiğimiz şey, sadece “içinden geçmek”, katlanabilir bir duruma çekmek. Tıpkı, Arrival filmini izledikten sonra, izlenilen şeyin bıraktığı iz, izlenim ve etkiyi şuan yazı yoluyla aktarmaya çalışmam gibi… Zihinsel süreç, duyarga ve algılardan derlediğini, aktarım (dil-yazı) süreci de, zihinsel süreçten derlediği yazar, söyler. Edilgenin edilende edilgendiği -quarkların dışavurumculuğu ile benzer bir konu-. Bu kat-kat edilgenlikte, hiçbir şeyin anlatılamayacağı sonucunu çıkarabilmek ve insan merkezli aklın çöküşünü makul olarak anlatan !“Arrival” filmi.
Yâni, insanlığın uzaylılarla ilk temasının değil, yukarıda da yazıldığı gibi; iletişimin, uygarlığın en büyük illüzyonlarından biri olduğunu, dil’in iletişim için köprü değil, kesen, ayıran, sınırlayan hatta zamanın üzerine bir koordinat sistemi çizen bir bıçak gibi işler.
Film, Louise Banks’in kızını kaybetme sahnesiyle açılır. Hiçbir diyalog yoktur; yalnızca görüntü ve müzik. Zaman, burada kırılmış gibidir — ne geçmiş ne gelecek belirgindir. Daha en başta, film dilin sınırlarını aşan bir biçimde başlar. Sahne, uygar insanın dil öncesi bilinçten kopuşunu temsil eder. İnsan, doğrudan yaşamak yerine, artık anlatmak zorundadır. Louise’in kızına dair anıları — ya da anı sandığı görüntü ve sanrılar — da işte bu “anlatma zorunluluğunun” bir göstergesidir. Anlamın üretimiyle birlikte anlamın yitimi. Sanki önce gölgesini hissettik de, duvarı öyle inşaa ettik. Neyse, filmden devam..
İnsanlar, uzaylılarla ilk kez temasa geçtiklerinde onları bir camın arkasından görür. Bu cam, yalnızca fiziksel bir sınır değildir. İletişimin engelidir. İki tür arasındaki görünmez eşik, uygarlığın her zaman ötekiyle arasında kurduğu duvarın bir metaforudur. Camın arkasındaki Louise, insanlığın bütün tarihini temsil eder: Anlamaya çalışmaktan önce korkan, iletişim kurmak isteyemekten önce çerçeveleyen.
Heptapodların dairesel yazısı, uygarlık eleştirisinin en zarif biçimidir. Çünkü bu dilde “başlangıç” ve “son” yoktur — yalnızca devinim vardır. Bu, insanın tarihsel aklının çöküşüdür. Modernitenin dayandığı her yapı — ilerleme, neden-sonuç, hatırlama, planlama — bu yazıda anlamsızlaşır. Oysa biz, zamanı bölerek yaşarız. Saatle, takvimle, nesillerle. Sonsuz bir tekrarda kendi hatalarını yeniden üreten bir mekanizma. Louise’in çabası, dilsel kolonyalizmin bir simülasyonudur: yabancı olanı kendi diline tercüme etme arzusu. Tercüme etmek, burada teslim almaktır. Tıpkı Avrupalı misyonerlerin yerli dilleri “Tanrı’nın mesajına uygun” hale getirmesi gibi; Louise de heptapodların dilini “bilimsel” hale getirmeye çalışır. Ne var ki dil, bir bilgi aracı değil; uygar insanın varlık biçimidir. Yani kapitalizmin ontolojik dili. Louise’in daireyi öğrenmesi, aslında kapitalist zamandan kopuşudur. Artık “gelecek” yoktur; çünkü gelecek, üretim için bir motivasyondur. Zaman, artık bir kaynak değil, bir…
Louise’in heptapodların dairesel dilini öğrenmeye başladığı sahne, filmin kırılma anı gibi bir şeydi. Burada dilin, yalnızca iletişim değil, zaman algısı inşa ettiğini anlarız. Heptapodların dairesi, çizgisel zamanı reddeder. İnsan ise zamanı çizgisel olarak kavrar: geçmiş, şimdi, gelecek. Ama dairesel dil, bunları eşzamanlı hale getirir. Uygarlığın akıl yapısının çöküşünün başka bir biçimi gibi.. Zamanın doğrusal olması, üretimin doğrusal olmasıyla aynıdır: neden-sonuç, hedef, ilerleme, büyüme… Çünkü dil, önce-sonra olmadan işlemez, İŞ-LE-YE-MEZ —şuan filmi anlatabilmem için, yazarkenki zorluğum gibi. Ve neden-sonuç olmadan, uygarlık çöker.
Bu fark, insanı uygarlıktan dışarı iter. Louise, uygarlığın kodlarını unutur; tıpkı dil öncesi varoluşa geri dönen bir varlık gibi. Ama bu dönüş, kurtuluş değil, yalnızlıktır. Çünkü uygarlık dışında kalan, artık “iletişim” kuramaz. Sözcüklerin bittiği yerde uygar insan da biter.
Heptapodların dairesel yazısı, bu nedensellik dizisini kırar. Zamanı çizgisel değil, eşzamanlı olarak algılamak — yani “önce” ve “sonra”nın ortadan kalktığı bir algı düzlemine girmek — insanın dilsel iktidarının sonudur.
Louise’in sonunda “dil”i öğrenip zamanın çizgiselliğini kaybetmesi, bir aydınlanma değil, dönüştür. Çünkü o an, insan aklının rasyonel düzlemi dağılır; lineer düşüncenin, planlamanın, tarihin temeli çöker. Zaman artık bir araç değil, bir varlık haline gelir. İnsan, o varlığın içinde yalnızca bir an’a indirgenir.
Film boyunca insanlık “temas” ister, aslında kendi yankısını duymak ister. Bu, hümanizmin en büyük yanılgısıdır: Kendini evrenin merkezine yerleştirip, her şeyi insan formuna göre ölçmek. Heptapodların gözünde ise insan, anlam üreticisi değil; anlam parazitidir. Kendi kavramsal araçlarını evrensel zanneden, kendi aklını doğanın son merhalesi olarak gören bir varlık.
Arrival, “barışçıl iletişim” hikayesi değil; iletişimin, insanın kendine karşı en derin şiddet biçimi olduğunu gösteren bir tragedya. Çünkü anlam kurmak, bir şeyi kurban etmektir. İletişim, farkı ortadan kaldırmak demektir. Farkın öldüğü yerde, anlamın da ölümü başlar.
Finalde Louise, General Shang’in eşinin ölüm anında söylediği cümleyi gelecekteki bir vizyonda duyar — sonra geçmişteki Shang’e söyler ve savaş engellenir. Zaman kendi üzerine kapanır. Bu sahne, bir ticaret sahnesidir: geleceğin bilgisi, bugünün barışıyla takas edilir.
Bu takasın anlamı büyüktür: bilgi artık yalnızca “iktidar” değil, ontolojidir. Bilmek, yaşamakla aynı hale gelir. Ama bu bilgi, artık insanın elinde değil. İnsanlık, ilk kez anlamı kontrol edemez hale gelir. Bu, uygarlığın ölüm anıdır. Çünkü uygarlık, anlamın merkezine sahip olma yanılsamasıyla ayakta durur.
Louise, geleceği bilerek çocuğunu doğurur. Onun öleceğini bile bile. Bu, hümanizmin son sahnesidir: İnsanın kendi sonluluğunu bilip yine de “devam etme” iradesi.
Burada da bir çelişki vardır. Bu karar, özgür irade midir, yoksa dairesel zamanın kaçınılmaz tekrarı mı? Belki de Louise’in seçimi, “seçim” değildir. Belki de o, tıpkı bizler gibi, sistemin içinde yalnızca önceden belirlenmiş bir jesttir.
Arrival, uzaylılarla değil, kendi aklıyla karşılaşan bir uygarlığın hikâyesidir. İletişim, burada bir tür ayna kırılmasıdır. Heptapodların dairesi, aslında uygarlığın kolektif bilinç haritasıdır: savaşlar, barışlar, teknolojiler, diller, tanrılar… hepsi aynı çemberde dönüp durur. Uygarlık ilerledikçe, insan azalır. Louise Banks, insanlığın son aşamasıdır: artık anlam üretemeyen-anlamın yüküyle ezilen bir varlık.
Film sanırım sonunda şunu söyler: “Belki de evrenin geri kalanı bizimle iletişim kurmuyor, çünkü biz, konuşmayı asla bırakmadık; bırakmıyoruz.” Bıraksaydık, ‘dururdu yaşam’, ağırlığını hissederdik.
Ve !Ağırlığını hissettiğin ‘an’ yaşam durur..