Ölüm nedeniyle birisini kaybetmek büyük bir yas sürecine girmemize neden olur. Bu sürecin nasıl yaşandığını ilk tanımlayan Sigmund Freud şöyle anlatır: “Büyük saygı beslenen birinin ölümü sonrasında kayba uğrayan kişi yas tutma sürecinden geçmek zorundadır. Yas sürecinin başında şok ve…devamıÖlüm nedeniyle birisini kaybetmek büyük bir yas sürecine girmemize neden olur. Bu sürecin nasıl yaşandığını ilk tanımlayan Sigmund Freud şöyle anlatır:
“Büyük saygı beslenen birinin ölümü sonrasında kayba uğrayan kişi yas tutma sürecinden geçmek zorundadır. Yas sürecinin başında şok ve acı gelir. Zaman geçtikçe yas tutan, anılarını parça parça yeniden değerlendirir, yavaş yavaş, ölünün temsiline yaptığı duygusal yatırımı çeker. Bazı anıların kalması, yas tutanın ölü kişinin kişiliğinin boyutlarıyla kendini özdeşleştirmesi normaldir. Bu sürece yas tutma süreci denir. Sonuçlanmasıyla keder de çözümlenmiş olur.” Bir yas sürecinin devamında olanları ise, kavramı geliştiren Prof. Dr. Vamık C. Volkan anlatır:
“Yas tutanlar, yas tutmaya yönelik patolojik bir yetersizliği eleveren semptomlar geliştirebilir ya da ölmüş kişilerle içsel ya da dışsal bağlantılar kurabilirler. Bu bağlar ölen kişiyle güçlü bir bağlantısı olan bir nesne ya da nesneler biçiminde dış dünyada var olduklarında, ‘bağlantı nesneleri’ olarak bilinirler. Örneğin ölen babasının saati yaşamını sürdüren oğlu için bir bağlantı nesnesi durumuna gelir. Saat büyülü bir nesneye dönüştüğünden, sıradan bir saat olarak kullanılamayacaktır.
Küçük Mustafa çocukluğunda, annesi için onun doğumundan önce kaybettiği çocuklarıyla bağlantısını canlı tutan bağlantı nesnesi olmuştu. Atatürk olduğunda ise, bir ulusal lider olarak halkı için idealleştirilmiş, vazgeçilmez bir nesneye dönüşür. Türk ulusunun gururunun devamı için zorunlu bir unsurdur. Bir kenara koyulamayacak yani psikolojik terimlerle ‘öldürülemeyecek’ kadar fazla idealleştirilmiştir. Müslüman âdetlerine göre ölü yıkanır, beyaz kefene sarılır ve tabuta yerleştirilir, ertesi günbatımından önce defnedilir. Atatürk yaşarken olduğu gibi ölümünde de gelenekleri altüst eder. Naaşı tahnit edildi, onun için yas tutan Türk halkı defin işlemini on beş yıl geciktirdi. Tanrılaştırılması, ölümsüz Atatürk’e dönüşmesi, kendi ölümsüzlük arzusuyla denk düşen halkının yas sürecini tamamlayamama yetersizliğiyle ortaya çıktı.”
Atatürk’ün ölümü ile birlikte, ilk andan itibaren tüm ulusta uzun bir süre, büyük bir keder yaşanmıştı. Zaman ilerledikçe kendi yarattığı yeni Türkiye onun bir simge olarak yaşamaya devam etmesini sağladı. Atatürk resimleri, bayrak kadar kutsallaştırılmış ve saygı gösterilmesi gereken nesnelere dönüştürüldü. Ulusal bayramlarda, törenlerde bayrağın yanında duran resimler, her zaman her yerde kullanıldı. Posta pullarında, banknotlarda ve madeni paralarda. Ayrıca Atatürk heykelleri her yere yerleştirildi. Kamu binalarında, sokaklarda ismi hep var edildi. İsmi caddelere, sokaklara, parklara,stadyumlara, konser salonlarına, köprülere ve ormanlara verildi. Türk edebiyatı, basını ve hatta sanatçıları tüm eserlerinde Atatürk’ün hiçbir zaman ölmeyeceği inancını tekrar tekrar ürettiler.
Önemli bir psikiyatr olan Dr. Robert Jay Lifton ölümsüzlük duygusundan “bireyin insanın genel geçmişi ve geleceğiyle bağlantısı” olarak söz eder.
Türk halkı liderlerini toprağa vermez. Onun için oldukça özenli bir sembol olan Ankara’nın görkemli bir manzarasına hâkim olan Anıtkabir inşa edilir. 10 Kasım 1953’te Atatürk’ün naaşı huzurlu zamanlar geçirdiği tepede inşa edilmiş olan mozoleye nakledilir.
Atatürk’ün son komaya girişini Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor:
“Özel hekimi Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ten dilini uzatmasını istiyor ama Atatürk dilini içeri çekiyor. Kafasını sağa çevirip, biriyle konuşur gibi ‘Aleykümselam’ diyerek 8 Kasım 1938 saat 19.00’da komaya giriyor. Vefat edene kadarki 38,5 saat boyunca konuşmuyor.”Son sağlık raporu:
“Reisi Cumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vahamet dün gece saat 24.00’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün 10 ikinci teşrin (Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.”
Tüm yaşananlara baktığımızda Atatürk’ün, yarattığı yeni Türkiye’ye en büyük mirasının, kendi ölümsüzlüğü olduğunu anlarız.
“Milletim beni istediği yere yatırsın. Yeter ki unutmasın!”
“Şayet ölecek olursam, memlekete ait söyleyecek hiçbir şeyim yoktur. Çünkü yürürlükteki Cumhuriyet yasaları bu işleri temine yeterlidir.”