O kadar canım sıkılıyordu ki, madem öyle ben de biraz Türk edebiyatı klasikleri ve erken dönem romanlarından söz edeyim dedim — çünkü neden olmasın? Türk edebiyatı klişelerinden biri olarak liselerde her öğrenciye “Türk edebiyatının ilk edebî romanı” diye öğretilen İntibah,…devamıO kadar canım sıkılıyordu ki, madem öyle ben de biraz Türk edebiyatı klasikleri ve erken dönem romanlarından söz edeyim dedim — çünkü neden olmasın? Türk edebiyatı klişelerinden biri olarak liselerde her öğrenciye “Türk edebiyatının ilk edebî romanı” diye öğretilen İntibah, aslında bu unvanın tam karşılığı değildir. Fakat, mattaesüf, kanonun dayattığı bu bilgiye dayanarak konuşmaya devam edebiliriz.
İntibah, yalnızca bir aşk hikâyesi değildir; 19. yüzyıl Osmanlı toplumunun kadına bakışını, ahlak anlayışını, sınıfsal ayrımlarını ve zihniyet yapısını yansıtan bir metindir. Hatta roman, parodik ve simgesel anlamda dönemin siyasi yapısının da bir aynası gibidir. Namık Kemal, birey-toplum çatışmasını anlatırken farkında olmadan Osmanlı’nın çözülüşünü, geleneksel değerlerin modernleşme karşısındaki sarsılışını da resmeder. Tanzimat dönemi insanı, bir yandan Batılılaşma idealiyle büyülenirken diğer yandan geleneksel ahlak kodlarının baskısı altında ezilmektedir. İşte bu ikilik, yani medeniyet krizi ya da düalite, romanın özünü oluşturur: Batı’nın aklı ile Doğu’nun ahlakı, bireyin arzusu ile toplumun yasası sürekli çatışma hâlindedir.
Roman teknikleri açısından bakıldığında, İntibah henüz Batılı anlamda olgun bir roman değildir; anlatıcı, nesnel bir konumda durmak yerine inatla okuyucuyu kendi tarafına çekmeye çalışır. Namık Kemal, karakterlerine mesafeli durmaz; aksine, adeta onlarla tartışır. Mahpeyker’i şeytanlaştırırken Dilaşub’u kutsallaştırır. Bu tutum, yalnızca bir ahlak öğretisi kaygısı değil, aynı zamanda yazarın kendi içsel çatışmasının dışavurumudur.
Nitekim yazar, Mahpeyker’i tanımlarken şu ifadeleri kullanır:
“Kadının adı Mahpeyker'di. Terbiye ve ahlak bakımından Ali Bey'in tamamen zıddıydı. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha on dört, on beş yaşına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmiş; kendini bu yolda yetiştirenleri fersah fersah geride bırakmıştı.
On beşini bitirdiği zaman artık meşhur bir aşüfteydi. (...) Periler kadar güzel, Haccac kadar dirayetli bir şeytan yaratılmış olsaydı, istediği adamı elde edip ona keyfinin istediği şekilde tahakküm etmekte ancak bu yosma kadar maharet gösterebilir veya belki de gösteremezdi.”
Bu satırlar, Namık Kemal’in Mahpeyker’e duyduğu nefretin ne kadar kişisel ve mutlak olduğunu gösterir. Ancak romanın ilerleyen bölümlerinde Mahpeyker, yazarına adeta meydan okur. “Ben dediğin gibi değilim; Ali’yi sevdikten sonra değiştim,” dercesine kendi sesini duyurur. Bu, Türk edebiyatında nadir görülen bir durumdur: bir kadın karakter, kendi yazarına karşı çıkar. Mahpeyker’in bu itirazı, Tanzimat romanlarının ahlakçı düzenini çatlatan ilk sarsıntılardan biridir.
Ne var ki Namık Kemal’in zihnindeki ideal kadın figürü, cinselliğinin farkında, özgür iradeli, femme fatale bir kadın olamaz. O, fazla idealist, fazla ahlakçı ve yer yer fazla tutucudur. Bu nedenle Mahpeyker’i baştan “kötü” olarak kodlar; onun değişmesine, arınmasına, insani bir boyut kazanmasına izin vermez. Mahpeyker’in trajedisi, yalnızca roman içi bir kader değil, Namık Kemal’in zihnindeki ahlakçı dünyanın bir kurbanıdır.
İşin daha da çarpıcı tarafı, bu idealist ve ahlakçı tutumun yazarın özel yaşamına da sirayet etmiş olmasıdır. Magazinsel bir not olarak, Namık Kemal’in torunu Cezmi, dedesinin isminden miras aldığı entelektüel ağırlık ve “performans kaygısı” altında ezilerek intihar etmiştir. Bu olay, elbette doğrudan romanla ilişkilendirilemez; ancak Namık Kemal’in mükemmeliyetçi ve katı ideallerinin hem edebiyatta hem aile içinde nasıl yankı bulduğunu düşündürür.
Jale Parla'nın Babalar ve Oğullar’ında belirttiği gibi, Tanzimat romanlarında baba-oğul ekseni sadece bireysel değil, toplumsal bir yapıyı da simgeler. “Baba”, devleti, “oğul” ise halkı temsil eder. Ali Bey’in erken yaşta babasını kaybetmesi, yalnızca kişisel bir travma değil; otorite ve rehberlikten yoksun bir toplumun, “babasız bir halkın” alegorisidir. Mahpeyker’e yönelişi, aslında bu babasızlığın sonucudur.
Bu bağlamda Ali Bey’in “kötü kadın” Mahpeyker’e düşüşü, Osmanlı’nın da Batı’nın sahte ihtişamına, yüzeysel modernlik imgelerine kapılışını simgeler. Namık Kemal, Mahpeyker’i kötüleyerek farkında olmadan devletin yozlaşan düzenini, “devlet baba”nın otoritesini yitirişini hicveder. Dilaşub, bu yozlaşmanın karşısındaki saf “evlât” masumiyetini temsil eder; ama sonunda o da yıkılır — tıpkı Tanzimat’ın ideallerinin zamanla çöküşü gibi.
Sonuç olarak İntibah, yalnızca bir aşk üçgeni değil; dönemin ahlaki, toplumsal ve siyasal dinamiklerini çözümleyen çok katmanlı bir metindir. Namık Kemal’in kadın karakterleri üzerinden kurduğu iyi-kötü karşıtlığı, bireyin iç dünyasındaki düaliteyi, toplumun yaşadığı medeniyet krizini ve “babasızlık” metaforu üzerinden devlet-halk ilişkisinin bozulmasını gözler önüne serer. Aynı zamanda, yazarın ahlakçı ve idealist dünyasının kendi karakterlerine nasıl tahakküm kurduğunu da açık eder: Mahpeyker, yalnızca bir roman kahramanı değil; yazarının ve dönemin vicdanına karşı açılmış bir davadır.
19. yüzyıldan bu yana iki yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ aynı meselelerin tartışılıyor olması da insanın canını sıkıyor doğrusu. Kadın hâlâ demonlaştırılıyor; sanki erkeklerin hiç iradesi yokmuş gibi, toplumu “ahlaksızlığa” sürükleyen, çeken, düşüren hep kadınmış gibi davranılıyor. Bu düşünce tarzı değişmedi, sadece kılık değiştirdi. Mizojini, seksizm ve hatta faşizm, insanlıkla yaşıt şeyler ve ne yazık ki hâlâ yaşıyorlar. Böyle giderse de devam edecek gibi görünüyor. Sonuçta Adem de o elmayı kendi başına yemedi, değil mi? Havva olmasa belki de cennet hâlâ cennetti.