Frenkenstein Canavardan Çok, Bir İnsan Hikayesi Filmekimi zamanı gördüğümde, o tanıdık his yine içimi kapladı. Programda adını ilk fark ettiğim anda, “bu film festivalde izlenmeli” dedirten o sezgi. Çünkü bazen filmler, sinema salonunda, o özel kalabalığın sessizliğinde daha fazla anlam…devamıFrenkenstein
Canavardan Çok, Bir İnsan Hikayesi
Filmekimi zamanı gördüğümde, o tanıdık his yine içimi kapladı. Programda adını ilk fark ettiğim anda, “bu film festivalde izlenmeli” dedirten o sezgi. Çünkü bazen filmler, sinema salonunda, o özel kalabalığın sessizliğinde daha fazla anlam kazanıyor. Guillermo Del Toro’nun “Frankenstein”ı da tam olarak o filmlerden biri. Del Toro, zaten daha önce Nightmare Alley ve Pacific Rim’le sinemanın hem karanlık hem de görkemli tarafını ustalıkla birleştirebildiğini kanıtlamıştı. Ancak “Frankenstein (2025)” bambaşka bir evre. Burada artık bir yönetmenin olgunluğu, sinemanın tüm araçlarını kullanmadaki ustalığı ve insana dokunan bir hikâye anlatma tutkusu birleşiyor. Film yalnızca klasik bir roman uyarlaması değil; insanın yaratım gücüyle, yalnızlığıyla, merhametiyle ve suçluluk duygusuyla verdiği o kadim mücadeleye bir ağıt gibi.
Teknik olarak kusursuz bir yapım. Görüntü yönetmeni Dan Laustsen’in ışık kullanımı öylesine ustaca ki, her kare bir tablo gibi. Gri tonların içine sızan loş sarılar, laboratuvar sahnelerinde metalin soğukluğunu hissettirirken; dış mekânlarda neredeyse romantik bir pus atmosferi yaratıyor. Del Toro’nun prodüksiyon tasarımındaki detayı anlatmak zor — çünkü her köşe, her nesne, sanki karakterlerin duygusal yükünü taşıyor. Viktoryen dönemle modern gotiğin iç içe geçtiği o estetik dil, izleyeni hipnotize ediyor. Oyunculuklarda da aynı yoğunluk var. Frankenstein’ın yaratıcısı Victor’un iç dünyası, bir bilim insanının hırsından öteye geçip, bir sanatçının kendi eseriyle yüzleşmesine dönüşüyor. Yaratığın varoluş sancısı ise yalnızca bir “canavarın” değil, bir kalbin doğuşu gibi. Aralarındaki bağ, korkudan çok sevgiyle tanımlanıyor. O sevgi, aynı zamanda filmin trajedisi oluyor.
Del Toro’nun yönettiği her filmde bir tür masalsı dokunuş vardır ama burada masal, acının içinden süzülüyor. Nightmare Alley’de gördüğümüz o karanlık estetik, burada daha duygusal bir forma bürünmüş. Pacific Rim’in devasa gücü yerini sessiz, içsel bir fırtınaya bırakıyor. Frankenstein’ın hikâyesi artık sadece ölüm ve yaratım arasındaki çizgi değil; bir ruhun yeniden doğma arzusu. Müzik, görselliği tamamlayan bir ruh gibi. Alexandre Desplat’ın besteleri (veya Del Toro’nun seçtiği minimalist tınılar), hikâyenin duygusal dalgalarını taşıyor. Özellikle final sekansında, orkestranın yavaşça yükseldiği an, seyirciye sessiz bir veda gibi. Del Toro, bu filmde korkunun yerini duygusallığa bırakıyor; hem insanın hem yaratığın gözünden aynı acıyı anlatıyor.
Son sahnede, yaratığın karanlığa karıştığı o anı izlerken, klasik bir hikâyeden değil, insanlığın hikâyesinden bir parçaya tanık oluyorsun. Del Toro, bir kez daha sinemayı yalnızca izlenilecek bir sanat değil, hissedilecek bir deneyim hâline getiriyor. Bu filmde korku yok, sadece varoluşun şiirselliği var. “Frankenstein (2025)” benim için bir festival hatırası gibi — sinema salonunun loşluğunda, herkesin sessizleştiği, yalnızca beyaz perdenin nefes aldığı bir an. Bu film, Del Toro’nun en duygusal işi olabilir. Korkunun içinden aşk, bilimin içinden vicdan, karanlığın içinden bir tür güzellik çıkarmayı başarıyor. Ve bence artık Guillermo Del Toro yalnızca bir yönetmen değil; kendi canavarlarını bile aşan bir hikâye anlatıcısı.