Sanatın ve hayatın ortak büyüsü; "yaşamadan, hissetmeden bir duygu ve düşünceyi -tam anlamıyla- kavrayamamak" herhalde. Bu görüşümü iki cümleyle açmak isterim.. 1- Kitabı okumayanlar için film başyapıt olarak nitelendirilebilir. 2- Okuyanlar içinse film -ne yazik ki- kitabın yanına yaklaşamaz. Ne…devamıSanatın ve hayatın ortak büyüsü; "yaşamadan, hissetmeden bir duygu ve düşünceyi -tam anlamıyla- kavrayamamak" herhalde. Bu görüşümü iki cümleyle açmak isterim..
1- Kitabı okumayanlar için film başyapıt olarak nitelendirilebilir.
2- Okuyanlar içinse film -ne yazik ki- kitabın yanına yaklaşamaz.
Ne demek istiyorum: "kitabını okumamış biri için film gerçekten iyi, ancak okuyanlar için - özellikle gelişme ve sonuç bölümleri özelinde- bolca hayal kırıklığı..
Oscar ödüllü Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro son çıkan filmi.. Mary Shelley'nin aynı adlı romanının ana fikrini alıp, kendince takıntılı temalarını merkeze koyduğu bir "yeniden yorumlama" eseri.
Film, “Tanrıcılık -insanın yaratma gücü-“ üzerine kurulu klasik promethean bir trajedi olmaktan çok, Del Toro'nun stiliyle gelen “canavarın içindeki insanlık” ve “insanın içindeki canavarlık” üzerine karanlık, gotik bir peri masalına dönüştürülmüş.
Belirlenen kilit değişiklikler üzerinden bakıldığında, gözüme ilk çarpan “baba” karakteri oldu. Kitaptaki Alphonse Frankenstein, Aydınlanma çağının rasyonel, nazik ve destekleyici babası iken, Del Toro’nun filminde son derece otoriter ve serttir. Onu "olaylar başlamadan" öldürerek, Victor'un motivasyonunu tamamen yeniden yazmayı tercih etmiş. Filmde Victor, sevgi dolu bir ortamdan kopan bir dâhi değil; sevgisiz ve baskıcı bir babanın ürünü olan yaralı bir karaktere dönüşmüştür. Bu değişiklik, filmin ana temasını “Tanrı'ya öykünmek”ten (hubris) alıp, “başarısız babalık döngüsü”ne -pek fazla hissettirmese de- (cycle of failed fatherhood) taşıyor. Otoriter baba, duygusal olarak “ölü” olan Victor'u yaratıyor. Duygusal olarak “ölü” olan Victor ise, kelimenin tam anlamıyla “ölü” parçalardan bir varlık yaratıyor ve tıpkı babasının ona davrandığı gibi, ona karşı sert, reddedici ve otoriter davranıyor.
Bu durum, doğrudan Victor'un “garip kötülüğü”ne bağlanmış. Kitaptaki Victor da (filmdeki Victor kadar olmasa da) bencil ve ihmalkârdır ama vicdan azabıyla da kıvranır; trajik bir anti-kahramandır. Filmdeki Victor'un “fazla duygusuz ve bencil” olması, Del Toro'nun “gerçek canavar kim?” sorusunu daha net sorması için gerekli görünmüş olmalı. Victor'u net bir antagonist olarak konumlandırarak, seyircinin ona duyabileceği sempati alanlarını kapatıyor. O, bilimin şehvetine kapılmış bir sosyopattır. Yaratık ise ne kadar “insanlaşmaya” çalışırsa, Victor o kadar “canavarca” bir soğukluk sergiliyor.
En radikal ve en “Del Toro-vari” değişiklik ise Elizabeth karakteri (bence). Kitapta daha pasif (filme göre) bir konumda olan Elizabeth, filmin ahlaki ve duygusal merkezine dönüştürülmüş. Onun Victor'la değil de kardeşiyle nişanlı olması ilginç bir tercih; bu, Elizabeth'i Victor'un “mülkü” olmaktan çıkarıp ona özerk bir karakter alanı açıyor. “Uyum” veya “imkânsız aşk” olarak tanımlanabilecek bu durum, The Shape of Water filmindeki ilişkiye -bir gönderme misali- yeniden terchi edilmiş olabilir. Del Toro, “kusurlu” ve “dışlanmış” olanların (Elizabeth ve Yaratık) bir araya gelip, “normal” ve “kibirli” olanların (Victor) dünyasında bulamadıkları anlayışı birbirlerinde bulmalarını net bir şekilde göstermiş. Elizabeth'in Yaratık'ta gördüğü şey, Victor'un asla sahip olamadığı bir masumiyet ve duygusal (öz) saflıktır.
Tüm bu temalar, filmin sinematografisiyle, yani yaşayan bir gotik tabloyla birleştirilmiş. Eski uyarlamalarının baskın siyah-beyaz korkusundan farklı ama ona yakın bir hissiyat (günümüz esintisiyle) sunuyor.
Her şeye rağmen filmi tam anlamıyla sevemedim. Başarılı olduğu su götürmez bir gerçek. Kitaptan bağımsız olarak bakıldığında çok iyi hatta, ama uyarlama olması ve benim kitaba özel bir ilgi duymam nedeniyle eleştirmem son derece normal. Mary shelley’in iki asır önce yazdığı eser beni çok daha içine çekti. Filmde tercih edilen değişiklilerden memnun değilim. Bence doğrudan roman uyarlaması (serbestliğe gerek yokmuş) olması gerekiyordu. Bu düşüncelerimi, kitabı okuyanlar daha iyi anlayacaktır.