Şili’nin Renkli Devrimi Bazen bazı şeyleri bırakmak gerekir. İnsan bazen kendini, bazen bir şehri, bazen de çürümüş bir sistemi geride bırakmak zorunda kalır. Çünkü hiçbir düzen, hiçbir ideoloji, hiçbir iktidar sonsuza kadar sürdürülebilir değildir. Eğer değişmezse, yenilenmezse, kendini sorgulamazsa; ister…devamıŞili’nin Renkli Devrimi
Bazen bazı şeyleri bırakmak gerekir. İnsan bazen kendini, bazen bir şehri, bazen de çürümüş bir sistemi geride bırakmak zorunda kalır. Çünkü hiçbir düzen, hiçbir ideoloji, hiçbir iktidar sonsuza kadar sürdürülebilir değildir. Eğer değişmezse, yenilenmezse, kendini sorgulamazsa; ister sağcı ister solcu olsun, hepsi aynı bataklığa saplanır. Ve işte No (2012) tam olarak bu bataklığın içinden, umudun nasıl yeniden yeşerebildiğini anlatıyor. Pablo Larraín’in tartışmalı ama samimi bu filmi, bir diktatörlüğün çözülüşünü devrim sloganlarıyla değil, 15 dakikalık televizyon yayınlarıyla gösteriyor. Kulağa neredeyse komik geliyorsa, bilin ki tarih bazen gerçekten böyle absürd ilerliyor. Film, 1988 Şili’sinin baskıcı ve içe kapalı atmosferini arka planda sürekli hissettirirken, ön planda aslında oldukça sıradan bir reklamcıyı takip ediyor.
Gael García Bernal’in karakteri, gerçek kişilerin bir karışımı; tam olarak biyografik değil ama tam da bu yüzey açıklığıyla bir dönemin ruhunu taşıyor. Kimi sahnelerde fazla steril kalıyor, kimi sahnelerde politik gerçekliğin ağırlığına yetmiyor ama zaten film de ondan bir kahraman yaratmaya çalışmıyor. Asıl kahraman, bir halkın sessiz ve yorgun ama inatçı umudu. Larraín’in tercih ettiği o video kaset estetiği, filmi hem gerçeğe yaklaştıran hem de izleyiciyi yorabilen bir tercih. Bir noktadan sonra o dönemin yaygın görüntü kalitesiyle izliyormuşsun gibi oluyor; neredeyse arşiv görüntüsü hissi veriyor. Bu tercih cesur, evet… ama bazı sahnelerde film biraz boğuluyor gibi. Yine de gerçeklik hissini kırmıyor. Tam tersine, “Bu olanlar gerçekten yaşandı” demenin daha incelikli bir yolu hâline geliyor. Filmin en çarpıcı tarafı ise kampanyanın kendisi. Bir ülkenin yarısı kayıplar, işkenceler, korku dolu yıllar nedeniyle travma içindeyken, muhalefet halkı neşeli ve umutlu bir gelecek fikriyle ikna etmeye çalışıyor.
İnsanın içinden şu soru geçiyor: “Bir travmanın ortasında nasıl umut satarsın?” Ama sonra fark ediyorsun ki bazen başka çaren yok. Çünkü umutsuzluğun bir ülkede bıraktığı iz çok daha derin. Ve film, bu çelişkiyi hem ironik hem de kırılgan bir şekilde resmediyor. No, Larraín’in filmografisindeki en sert, en çarpıcı filmi değil; Jackie, Spencer veya Tony Manero kadar psikolojik derinlik taşımıyor. Ama onun başka bir gücü var: Sadelik. Bir halkın yeniden ayağa kalkışını, devrimi bağırmadan anlatan bir sakinlik. Hatta öyle sakin ki, kimi anlarda film fazla düz bile gelebiliyor. Ama bu sadelik, yaşananları sıradanlaştırmak yerine normalleştiriyor. Çünkü özgürlük denen şey aslında çok sıradan bir ihtiyaç. Ve film de o sıradanlığın ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor.
Bazen sistemler kendiliğinden düzelmez; bazen bir kampanya, bir şarkı, bir renk bile bir ülkede büyük bir kırılma yaratabilir. Dilerim hiçbir ülke böyle baskıların acısını yaşamaz. Dilerim hiçbir insanın hayatı, düşüncesi, gülüşü politik hesapların içinde kaybolmaz. Ve kendi hayatlarımızda da hâlâ toparlanacak, değişecek, umut edecek bir şeylerin kaldığını unutmayız. Film belki Larraín’in en iyisi değil, evet; yer yer ortalama, yer yer mesafeli. Ama yine de tarihsel yükünü taşıyan, önemli bir hikâyenin kapısını aralayan, sakin ama etkili bir biyografi. İzleyen herkes için küçük bir hatırlatma: “Hayır” demek bazen bir ülkeye yeniden nefes aldırır.