Spoiler içeriyor
"Yeryüzünde asla yaşanmamış ama yine de gerçek olan ve benim kabarıp coşan yüreğimde dalgaları kıyıları dövmek, tüm acı ve sevinçleriyle yaşanmak isteyen bir yaşamın söz konusu kitaplardan bana doğru burcu burcu esip geldiğini tatlı bir ürpertiyle hissediyordum. Dışarıdan yalnızca yakındaki…devamı"Yeryüzünde asla yaşanmamış ama yine de gerçek olan ve benim kabarıp coşan yüreğimde dalgaları kıyıları dövmek, tüm acı ve sevinçleriyle yaşanmak isteyen bir yaşamın söz konusu kitaplardan bana doğru burcu burcu esip geldiğini tatlı bir ürpertiyle hissediyordum. Dışarıdan yalnızca yakındaki kulede çalan saatin sesinin ve kulenin yanı başında yuva yapmış leyleklerin takırtısının içine sızabildiği tavan arasındaki odayı okuma köşesi seçmiştim kendime; Goethe'nin ve Shakespeare'in kahramanları sürekli bu odaya girip çıkıyordu. İnsan denen varlığın gerek Tanrısal gerek komik yanlarını görmeye başlamıştım: Çelişik ve ele avuca sığmaz yüreğimizin oluşturduğu bilmece, dünya tarihinin derin anlamı, kısa günlerimizi aydınlatan ve bilip tanıma gücüyle donatan tin, minik varlığımızı yüceltip onu dünya durdukça duracak zorunlu nesneler arasına katan bu yaman mucize. Daracık çatı penceresinden başımı çıkarınca, güneş ışığıyla aydınlanmış damları ve sokakları görüyor, iş yaşamının, günlük yaşamın küçük gürültülerinin karmaşık bir yumak oluşturarak bir uğultuyla yukarılara kadar çıkıp geldiğini duyup şaşırıyor, büyük büyük kişilerle dolup boşalan tavan arasındaki odamda yalnızlıkla gizemselliğin acayip güzellikte bir masal gibi beni sarıp sarmaladığını hissederek ha bire okuyup duruyordum. Pencereden aşağıya, evlerin çatılarına, sokaklara, aşağılarda akıp giden yaşama baktıkça, yüreğimi daha da tuhaf ve yabancı duygular dolduruyordu. Zamanla öyle oldu ki, içimde ürkek ve bunaltıcı bir duygu boy atmaya başladi; kim bilir, kendim de bir kâhindim belki, önümde serilmiş duran dünya beni bekliyor, hazinelerinden bir bölümünü gün ışığına çıkarıp üzerindeki rastlantı ve sıradanlık örtüsünü çekip almamı, keşfedilen hazineyi bir ozan gücüyle yok oluşların elinden kurtarıp ölümsüzleştirmemi istiyordu."
(Sayfa 36-37)
Büyük yazar Hermann Hesse'nin 1904 yılında yayımladığı ilk romanı.
Sonraki yıllarında daha çok değineceği "eve dönüş" ve "kendini buluş" temalarının ilk örneği.
Hesse'nin o kendine has, doğayı insan ruhunun bir aynası gibi kullanan şiirsel üslubu, kitabın daha ilk sayfalarında İsviçre'nin o sarp, sisli ve yalnız dağlarına götürmektedir.
Başkahraman Peter Camenzind, tıpkı doğduğu Nimikon köyünün sert coğrafyası gibi şekillenmiş bir karakterdir. İsviçre'nin o izole köy yaşamı, Peter'in ruhuna hem bir derinlik hem de insanlardan kaçan bir yabanilik aşılamıştır. Şehir hayatına, Zürih'e veya Basel'e indiğinde yaşadığı o "eğreti duruş", aslında Hesse'nin modern toplum ile doğa insanı arasındaki çatışmayı resmetme biçimidir. Peter, şehirli entelektüellerin yapmacık nezaketinden tiksinirken, köyündeki o basit ama gerçek yönünü özler; ancak köyüne döndüğünde de oraya sığamaz çünkü ruhu artık "okumuş" ve genişlemiştir. Bu arafta kalmışlık, onun içsel dünyasındaki o meşhur yükseliş ve alçalışların, o bitmek bilmez melankolinin ana kaynağıdır.
Hesse'nin daha sonra yıllarda ele alacağı başta "Siddhartha" olmak üzere "Demian" ve "Çarklar Arasında" gibi eserlerinde işleyeceği o meşhur "dostluk, arkadaşlık" temasının ilk örneği Peter Camenzind'dir.
Peter'in başta Richard olmak üzere, eser boyunca ilişki kuracağı insanlar, hayatın gerçekliğinin en iyi yansımalarıdır.
Richard, Peter'in olmak isteyip de olamadığı, hayata daha uyumlu, sanatla barışık, nazik tarafken; Peter'in Richard'a duyduğu sevgi, sadece bir arkadaşlık değil, aynı zamanda kendi eksik parçasına duyduğu özlemdir. Ancak Hesse, karakterine mutluluğu kolay kolay bahşetmez; Richard'ın yokluğunda yaşanan drama, Peter'i tekrar o yalnız dağ başındaki bulutlara, yani kendi içsel yalnızlığına hapseder. Aşk hayatı da benzer bir hüsrandır; Elizabeth'e duyduğu aşk, platonik ve dokunulmaz kaldığı sürece Peter için bir anlam ifade eder. Sevdiği kadına açılmaz, kendisini seven kişiye de dönüp bakmaz.
İtalya seyahatleri ise, onun için sadece coğrafi bir değişim değil, ruhunun Kuzey'in kasvetinden Güney'in estetiğine ve Aziz Francesco'nun doğayı ve tüm canlıları kucaklayan felsefesine açıldığı bir kapıdır. Özellikle edindiği, hayatı ve doğayı sadece izlemek değil, onu "hissetmek" ve "sevmek" gerektiğine dair gözlemler -Peter'in finaldeki dönüşümüne zemin hazırlar.
Fakat kitabın en can alıcı kısmı (bana göre) Peter'in karakterini derinden etkileyen Boppi ile yaşadığı dramadır. Peter, başlangıçta büyük bir yazar, büyük bir şair olmak isteyen, dünyayı fethetme arzusuyla dolu bir gençken, hayat onu kambur, sakat ve yardıma muhtaç Boppi'ye bakmak zorunda bırakır.
Bu kısmın özellikle Hesse'yi -tırnak içinde Hesse yapan ustalığını konuşturduğu yerdir.
Peter, başta Boppi’den tiksinir, onun o aciz halinden, fiziksel deformasyonundan, yemek yiyişinden midesi bulanır. Bu, Peter'in içindeki bencil sanatçının, "çirkin" gerçeğe verdiği tepkidir. Ancak zamanla, o küçümsediği, acıdığı Boppi'nin gözlerinde, dağların zirvesinde bulamadığı bir bilgeliği ve sabrı keşfeder. Boppi ile yaşadığı süreç, Peter'in egosunun ölümüdür. Ona yemek yedirmek, onu temizlemek, onun o sessiz ve şikayetsiz ızdırabına ortak olmak, Peter'e "sevginin" aslında "hizmet etmek" olduğunu öğretir. Boppi'nin kendisinden ayrılışı ile birlikte Peter, artık ünlü bir yazar olma hayali kuran o kibirli genç olmaktan çıkar; o artık acıyı tanıyan, hayatın en zayıf halkasına bile şefkat gösterebilen olgun bir adama dönüşmüştür (özellikle yıllar sonra köyüne dönüp babasıyla kurduğu yeni iletişim gibi).
Boppi sayesinde öğrendiği "hizmet etme" erdemini, babasıyla olan ilişkisine taşır. Babasıyla arasındaki o mesafeli, soğuk dağ havası, yerini sessiz bir kabullenişe bırakır. Peter Camenzind, dünyayı kelimeleriyle fethedememiştir belki ancak başta Boppi'nin olmak üzere yıllar içinde karşılaştığı insanlarlarla birlikte ve babasının yaşlılığı üzerinden kendi ruhunu fethetmiştir.
Hesse'nin temelde anlatmak istediği de budur: Gerçek sanat, kâğıt üzerine yazılan şiirlerde değil, bir insana karşılıksız ve tiksinmeden uzatılan elde, çekilen çilede ve yaşanan o sessiz, gösterişsiz hayattadır.
Bir Hesse'ci olarak fazla etkilendim, muhtemelen sizler benim kadar sevmeyeceksiniz ama okunmayı hak eden bir eser..
"Bugünün bütün bu insanlarının ne büyük bir özlemle esenliği aradığı ve bu özlemin onları ne acayip yollara sürüklediği bazen dikkatimi çekiyordu. Tanrı'ya inanmaya aptalca, neredeyse yakışıksız bir gözle bakılıyor, Tanrı'dan başka bir sürü öğretiye, isme, örneğin Schopenhauer'e, Buddha'ya, Zerdüşt'e ve daha pek çoklarına inanmakta sakınca görülmüyordu. Kendilerine henüz bir isim yapmamış genç şairler vardı, stilize evlerde kimi heykel ve tabloların önünde görkemli ayinler düzenliyorlardı. Tanrı'nın önünde baş eğmekten utanç duyuyor ama Otricoli Zeus'unun önünde dize gelebiliyorlardı. Riyazet ehli kişiler vardı sonra, perhizle kendilerine eza ve cefayı reva görüyor, öte yandan süslerinden geçilmiyordu. Tanrıları Tolstoy'du bunların ya da Buddha. Öyle sanatçılarla karşılaşıyordum ki, zarif ve seçkin duvar kâğıtlarının, müziğin, yedikleri yiyeceğin, içtikleri şarabın, sürdükleri parfümün, tüttürdükleri puroların cazibesiyle ayrı bir havayı soluyorlardı. Cerbezeli bir şekilde, yapay bir doğallıkla müzik alanındaki akımlardan, renk armonilerinden ve benzeri konulardan söz ediyor, her yerde "kendi orijinallikleri"ni açığa vuracakları bir fırsat kolluyorlardı, bu orijinallik de çoğu kez küçük çapta masum bir kendini aldatıştan ya da zıpırlıktan oluşuyordu. Aslında bütün bu zoraki komedi bana eğlenceli ve gülünç geliyor, öte yandan ne çok özlemin ve gerçek manevi gücün bu komedide alevlenip kısa sürede söndüğünü, sık sık içimde tuhaf bir ürpertiyle algılıyordum."
(Sayfa 88)