“Hiç kimse, aptal görünen bir adam kadar akıllı olamaz.” Hem filme inceleme yazıp hem de sinemada yaşadıklarımı anlatacağım; umurunda değilse sadece film incelemesine geçmek istiyorsan biraz aşağıya bakabilirsin. Bugün o kadar sinirliyim ki… Sabah 8’de yatıp birkaç saat sonra kalktım…devamı“Hiç kimse, aptal görünen bir adam kadar akıllı olamaz.”
Hem filme inceleme yazıp hem de sinemada yaşadıklarımı anlatacağım; umurunda değilse sadece film incelemesine geçmek istiyorsan biraz aşağıya bakabilirsin. Bugün o kadar sinirliyim ki… Sabah 8’de yatıp birkaç saat sonra kalktım ve işimin başına oturdum. Akşamında sinemaya gidecektik; rastgele bir AVM’nin rastgele bir salonunda, bir de vizyondan kalkmak üzere olan bir filme gittik. Salonun temiz olmaması sorun değil ama madem temizlemiyorsunuz, en azından perdeniz pis olmasın. Hadi o da pis olsun, tamam… En azından parlaklığı kısmayın lan! Onu da kıstın, eyvallah da bari adam akıllı bir hoparlör koy şu salona amk. Film izlemeye mi geldik, az sonra Jigsaw bize işkence mi edecek belli değil.
Uzun zamandır para verip sinemaya gitmiyordum; gidince de böyle, daha önce gitmediğim yerleri görmek istiyorum. Ama keşke bu filmin ön gösterimini kaçırmasaydım. Salonun elle tutulur bir yanı yok. Üç kez çalışanlara söyledim ama sorumlu biriyle görüşemedim; çünkü beyefendi yerinde yok. Çalışanlara da çemkirecek değiliz… Neyse, iade istedik ve başka bir sinemaya gittik; aynı filme bilet aldık ve öncekine nazaran çok daha iyi bir salona denk geldik. He, parlaklık burada da kısık o ayrı. Burada da sorunlar devam etti ama önce biraz filmden bahsedeyim yoksa konu bambaşka yerlere gidecek.
FİLM İNCELEMESİ
Muhtemelen yönetmen kabul etmez ama ben bu filmi bir deneme olarak görüyorum. Kesinlikle kötü bir deneme değil ama iyi olmaktan da çok uzak. Bu yıl izlediğimiz Dehşet Bey gibi, fena sayılmayacak bir deneme ama ikisinin de temelde aynı şeyi anlatmış olmaları üzücü. Gerçekten isteyince özgün olabiliyorken neden sürekli klişelere sığınıp hâlihazırda var olan şeyi yapıp duruyoruz ki? Tamam, cevabı bende biliyorum ama sormadan da duramıyorum. Her neyse, sonuçta kendi sinemamızda bu tip filmleri pek göremediğimiz için uzatmak istemiyorum. Tabii içten içe de bir korku yok değil; bunlar tutarsa, komedi ve korku filmlerimizde olduğu gibi tutmuş şeyin üzerinden devam ederlerse yine kendi ayağımıza sıkmış oluruz.
Şimdi “uzatmayayım” diyorum ama… Diyalogların ucuzluk seviyesini tarif edemem. Hani hepsinde sanki bir anlam varmış gibi duruyor ama tekrar baktığınızda bomboş, anlamsız şeylerden ibaret olduklarını görüyorsunuz. Örneğin “Rahman ve rahim olan sana rahim sahibi birini göndermiş.” Bunu duyduğumda kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Lan bunu niye böyle söylüyorsunuz amk? Yalan yok, Mevlevi Şeyhi’nin kısımları her ne kadar ciddiyetle işlense de komediye hizmet etmiş.
Oyunculuklara gelelim. Pek değerli ergenlerimizin yeni ilahı olan Eşref Rüyada gördüğümüz Çağatay Ulusoy oyunculuğunun biraz daha kasıntı olmayan halini görüyoruz. Hani yine kasıntı da o kadar değil. Ben bu kasıntı tarzı yakıştıramıyorum çünkü olmuyor abicim. Kalan oyunculardan da Elçin Sangu haricini övemeyeceğim çünkü ya çok ortalama ya da kötüye kaçan oyunculuklar vardı. Evet, bu kadroya rağmen durum bu.
Yönetmenlik ve sinematografi… Ortalama diyecektim ki sonlara doğru fikrim değişti ve iyi olduklarına karar verdim.
Senaryoya başlangıçta değindim ama biraz daha açacağım. Dehşet Bey çizgi romanıyla benzerlikten bahsetmiştim ama bu birkaç şeyden esinlenmekle sınırlı kalmış – öyle Eşref Rüyada yapıldığı gibi neredeyse kopyası olmamış. Bunun haricinde bu senaryoya komedi eklenmesi ne kadar doğru bilmiyorum ama düşününce komediler olmasa çok daha az akıcı olacak ve daha düşük puanlar verecektik. Komedisi her ne kadar basit olsa da tebessüm ettirdi.
Tahmin edilebilirliği yüksek bir senaryo olduğunu ama izlerken tek bir sahnede bile sıkılmadığımı söylemek istiyorum. Tüm bunların yanında bana mı denk geliyor bilmiyorum ama normal bir tempoda ilerlerken bir anda ışık hızına bağlayıp finale geliyor film. Bu, son zamanlarda birçok filmde gördüğüm şeylerden. Hem filmden koparıyor hem de bir anlam kazandırmıyor.
Finalini sevdiğimi söyleyemem. Açık bir kapı bırakmak istemişler veya daha farklı düşünebiliriz — spoiler olmaması için yazmıyorum. Açık uçlu sonu sevmiyorum; yapacak bir şey yok eyvallah, sanat filmine koy da sen aksiyon ve romantik komediden ibaret bir filmsin, kendine gel amk diyesi geliyor insanın. Hani sonu bağlayabilmek için başta yaptığı iyi şeyleri bırakıp aniden finale koşmak iyi bir tercih de değildi.
Dehşet Bey’le kıyaslamak mantıklı çünkü ikisi de aksiyon ve romantik film olduğunu iddia ediyor. Dehşet Beyde aksiyon kısmını sevmiştim ama romantik tarafı çok yavan kalmıştı. Uykucuda ise aksiyon göremedim. Hani birkaç sahne var ama sürekli kesip biçerek çekildiği için çok da umurumda olmadı. Romantik mi? Bana o da geçmedi. Tamam, karakterler arasında bir bağ var ama ışık hızında finale gitme olayı yüzünden o da tam işlenememiş. Ancak bu işlenemeyen durumların bazılarının yerini komedi doldurabilir.
Sonuç olarak Dehşet Bey, Uykucudan biraz daha iyiydi.
Uykucu’yu özetlersek:
Çağatay Ulusoy ve Elçin Sangu uyumunu iyi kullanamayan, aksiyon vaadiyle girip komediyle çıkan, kadrosu iyi olmasına rağmen zorlama diyaloglar yüzünden oyunculukları bile kötü hissettiren Uykucu; açık uçlu sonunu gereksiz bulsam da fena sayılmayacak bir denemeydi.
AĞIR KÜFÜR UYARISI (YAZMAZSAM İÇİME OTURURDU)
Önceki sinemada yaşadıklarımız yetmezmiş gibi burada da çoluk çocukla uğraştık. Abicim, şu sinemaya para verip giriyorsan telefonunun parlaklığını kısacaksın, sesini keseceksin, kendi aranda bambaşka bir muhabbetten bahsedip kıkırdamayacaksın. Laf söylenince de havlamayacaksın, tasmasını siktiğim.
5,84/10