Spoiler içeriyor
“Dressed to Kill” Brian De Palma’nın 1980 yapımı psikolojil gerilim filmi. Son zamanlarda izlediğim en çarpıcı filmlerden biri. Türünün estetik sınırlarını zorlayan, insan psikolojisinin en karanlık dehlizlerine, cinsel kimlik çatışmalarına ve bedensel dürtülerin bastırılmasının yarattığı şiddete odaklanan, sofistike bir yapım.…devamı“Dressed to Kill” Brian De Palma’nın 1980 yapımı psikolojil gerilim filmi. Son zamanlarda izlediğim en çarpıcı filmlerden biri. Türünün estetik sınırlarını zorlayan, insan psikolojisinin en karanlık dehlizlerine, cinsel kimlik çatışmalarına ve bedensel dürtülerin bastırılmasının yarattığı şiddete odaklanan, sofistike bir yapım. De Palma, diğer projelerinin dışında, kamerayı bir röntgenci gibi kullanarak izleyiciyi suç ortaklığına davet ediyor.
Sinema tarihinde önemli bir mekan olarak -özellikle korku gerilim- kabul edilen “duş” bu filmin açılışında tercih edilmiş. Diğer duş anlatımlarından farklı olarak bu filmde derinsel bir erotizmin yanı sıra, “Kate Miller” karakterinin içsel dünyasının ve cinsel hüsranının bir dışavurumu anlatılıyor.. Bu sahneler neredeyse hiç diyalog barındırmadan, sadece beden dili ve atmosferle ilerliyor(tipik de palma filmlerinde pek görülmez).
Buğulu camın ardındaki sevişme anı, Kate’in monoton evliliğinde bulamadığı ve bilinçaltına ittiği doyurulmamış cinsel arzuyu temsil eder. Sıklıkla "erkek bakışı" (male gaze) eleştirisine maruz kalsa da, bu sahne aslında Kate’in öznel deneyimine odaklanır; kamera onun hazzını, endişesini ve korkusunu yakalayarak kadın cinselliğini bir tabu olmaktan çıkarıp merkeze yerleştirir. Rüyadan uyanıp kendini tekrar duşta bulan Kate için su, sadece fiziksel bir temizlenme aracı değil, aynı zamanda yasak saydığı arzuların yarattığı suçluluk duygusundan arınma çabasıdır. Hitchcock’un “Psycho” filmindeki cinayet sahnesine bir gönderme olan bu an, burada bir cinayet sahnesi olmaktan çıkıp bir metafora dönüşür; sıcak su bilinçaltının buğusunu temizlemeye çalışsa da bu arınma asla tamamlanmaz. Kate’in duştan sonra kocasının tıraş bıçağını görmesi ve tıraş olması, filmin ilerleyen kısımlarındaki cinsiyet karmaşasının ve yaklaşan tehlikenin en erken habercisidir.
Filmin antagonisti Dr. Robert Elliott ve onun alter egosu "Bobbi", çoklu kişilik bozukluğu (Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu) üzerinden erkeklik, cinsellik ve şiddet içgüdülerinin keskin bir analizi olarak karşımıza çıkar. Dr. Elliott, toplumun kabul ettiği rasyonel, kontrollü ve "medeni" erkek figürünü, yani Freudyen anlamda "süperego"yu temsil ederken; Bobbi, bastırılmış vahşi cinselliğin, kadınlara duyulan hem arzu hem de nefretin vücut bulmuş hali olan "id"dir (altbenlik). Elliott, erkek bedenine hapsolmuş bir kadın olduğuna inanmaktadır ancak henüz geçişini tamamlayamamıştır. Kate Miller’ın terapide kendi cinsel fantezilerini anlatması, Elliott’ın bastırdığı erkeklik dürtülerini tetikler. Ancak Bobbi kişiliği, bu durumu kendi kadın kimliğine bir ihanet ve bir tehdit olarak algılar. Bobbi için Kate’in cazibesi, Elliott’ın erkek tarafını uyandırdığı için cezalandırılması gereken bir unsurdur. Asansördeki kanlı eylem, aslında erkeğin kadın cinselliğine duyduğu korkunun (fobi) ve kontrolü kaybetme endişesinin saf şiddete dönüşmüş halidir. Elliott’ın rasyonel zırhı çöktüğünde, kontrolü ele alan ilkel dürtü (Bobbi), tıraş bıçağını fallik bir güç sembolü olarak kullanarak "tehdidi" ortadan kaldırmaya çalışır.
Filmin finali, başlangıcın bir aynası ve tamamlayıcısı niteliğindedir; ancak bu kez özne Liz Blake’tir ve dinamikler değişmiştir. Kate’in ruhsal arınma çabası olan duş, Liz için somut bir ölüm kalım mücadelesine dönüşür. Burada artık soyut bir suçluluk değil, elinde tıraş bıçağıyla bekleyen fiziksel bir tehdit vardır. Ancak Liz, Kate gibi pasif bir kurban olarak kalmaz; Dr. Elliott’a (o anki Bobbi’ye) karşı koyarak ve onu etkisiz hale getirerek, kendini savunan aktif bir kadın figürüne evrilir. Bu durum, kadın dayanışmasının ve hayatta kalma içgüdüsünün bir zaferi gibi görünse de filmin sonundaki o nihai rüya sahnesi, huzursuz edici gerçeği yüzümüze çarpar. Akıl hastanesindeki o son kâbus, Bobbi’nin yani "id"in zincirlerinden tamamen boşaldığını ve rasyonel kontrolün (Dr. Elliott) yok olduğunu simgeliyor.
İzlenmeyi hak eden bir yapım..