Değeri Bilinmemiş Filmler - 4 "El Abrazo de la Serpiente" Kolombiyalı Yönetmen Ciro Guerra'nın 2015 yapımı macera drama filmi.. Amazon ormanlarını konu alan yüzlerce filmden ayrılarak sinema tarihine bir ağıt, görsel bir şiir ve sömürgeciliğe vurulmuş en estetik tokatlardan biri…devamıDeğeri Bilinmemiş Filmler - 4
"El Abrazo de la Serpiente" Kolombiyalı Yönetmen Ciro Guerra'nın 2015 yapımı macera drama filmi.. Amazon ormanlarını konu alan yüzlerce filmden ayrılarak sinema tarihine bir ağıt, görsel bir şiir ve sömürgeciliğe vurulmuş en estetik tokatlardan biri olarak geçmiştir (bu noktada Türk izleyicisini pek içine çekmeyebilir ama hem kimsenin paylaşmamış olmasından dolayı ekledim).
Genellikle Amazon dendiğinde aklımıza gelen o boğucu yeşil renk paletini reddeden yönetmen, siyah beyaz bir sinematografi tercih ederek izleyiciyi turistik bir doğa gezisinden alıp zamanın ve mekanın büküldüğü rüya benzeri bir boyuta taşır. Bu tercih, ormanı egzotik bir arka plan olmaktan çıkarıp her ağacın, nehrin ve kayanın bir hafızası olduğu,, yaşayan ve nefes alan mistik bir karaktere dönüştürür..
Film, gerçek hayatta yaşamış iki bilim insanı olan Theodor Koch Grünberg ve Richard Schultes'in günlüklerinden esinlenmiştir ancak hikayeyi onların gözünden değil, onları ağırlayan yerlilerin perspektifinden anlatarak alışılagelmiş "beyaz adamın keşfi" anlatısını tersyüz eder (bu yönüyle Hollywood uzaklı bir film olduğunu söylememize gerek yok sanırım).
Hikaye, birbirinden on yıllarla ayrılmış iki farklı zaman diliminde paralel olarak ilerler. Her iki zaman diliminde de, Amazon'un derinliklerinde yaşayan ve kabilesinden geriye kalan son kişi olduğuna inanan şaman Karamakate, kutsal ve şifa verici Yakruna bitkisini arayan iki farklı Batılı bilim insanına rehberlik eder.. İlk yolculuk 1909 yılında hasta bir etnograf olan Theo ile, ikincisi ise 1940'larda bitkinin izini süren botanikçi Evan ile gerçekleşir. Ancak bu bir yol filminden çok, bir hafıza kazısıdır. Karamakate için bu beyaz adamlar, sadece bitki arayan gezginler değil, aynı zamanda felaketin, hastalığın ve unutuşun habercileridir. Film, zamanın düz bir çizgi değil, bir yılan gibi kendi kuyruğunu ısıran dairesel bir döngü olduğu fikrini işler. Karamakate'nin gençliği ve yaşlılığı, nehrin akışı gibi iç içe geçer; geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanır.
Filmin sömürgecilik eleştirisi, şiddeti grafik bir şekilde göstermekten ziyade, onun yarattığı kültürel boşluğu ve ruhsal tahribatı hissettirmek üzerine kuruludur. Kauçuk baronlarının yerlileri köleleştirmesi ve ormanı bir hammadde deposuna çevirmesi arka planda sürekli hissedilen bir tehdittir, ancak filmin en sarsıcı bölümleri, misyonerlerin yerli çocukları "medenileştirmek" adı altında kimliksizleştirdiği manastır sahneleridir. Burada yönetmen, Batı medeniyetinin dini ve bilimi kullanarak binlerce yıllık bir bilgeliği nasıl -sözde- "batıl inanç" diyerek sildiğini ve yerine hastalıklı, taklitçi bir yapı (filmdeki "chullachaqui" kavramı) koyduğunu yüzümüze vurur. Karamakate'nin, beyaz adamın eşyalarına ve bavullarına olan bağımlılığını eleştirmesi, aslında materyalist dünya görüşü ile manevi dünya görüşü arasındaki derin uçurumu simgeler. Ona göre beyaz adamlar, rüya görmeyi unutmuş, ruhları boşalmış kabuklardır.
Görsel olarak film, siyah beyazın tüm tonlarını kullanarak izleyiciye bir hipnoz seansı yaşatır. Ormanın dokusu, nehrin üzerindeki yansımalar ve yağmurun sesi, izleyiciyi o nemli ve tekinsiz atmosferin içine hapseder. Renklerin yokluğu, dikkati biçime, dokuya ve insanların yüzlerindeki ifadelere odaklar.
2000 sonrası en iyi siyah beyaz filmlerden olduğu su götürmez bir gerçek..