Değeri Bilinmemiş Filmler - 3 "Koyaanisqatsi" Godfrey Reggio’nun 1982 yapımı deneysel belgesel filmi.. sinemada bir filmden ziyade görsel ve işitsel bir trans hali, diyalogsuz bir felsefi manifesto olarak yerini almıştır. Hopi dilinde dengesini yitirmiş hayat anlamına gelen bu ismin seçilmesi…devamıDeğeri Bilinmemiş Filmler - 3
"Koyaanisqatsi" Godfrey Reggio’nun 1982 yapımı deneysel belgesel filmi.. sinemada bir filmden ziyade görsel ve işitsel bir trans hali, diyalogsuz bir felsefi manifesto olarak yerini almıştır. Hopi dilinde dengesini yitirmiş hayat anlamına gelen bu ismin seçilmesi tesadüfi değildir; film, modern insanın kurduğu teknolojik medeniyetin doğayla ve hatta insanın kendi doğasıyla girdiği geri dönüşsüz çatışmayı anlatır..
Klasik bir senaryosu, karakterleri veya diyalogları olmayan bu yapım, deneysel sinemanın en uç ve en etkileyici örneklerinden biri olarak kabul edilir. Reggio, dili aradan çıkararak izleyiciyi saf görüntü ve Philip Glass’ın hipnotize edici minimalist müziğiyle baş başa bırakır.
Yönetmenin temel amacı teknolojiyi sadece kullandığımız bir araç olarak değil artık içinde yaşadığımız, nefes aldığımız ve bizi kuşatan bir çevre olarak algılatmaktır. Reggio'ya göre bizler artık doğada değil, teknolojinin yarattığı yapay bir ekosistemde yaşıyoruzdur ve bu durum insan ruhunda derin bir sarsıntı yaratmaktadır.
Filmin sinematografik dili, aslında hikayenin ta kendisidir ve bu noktada devreye görüntü yönetmeni ve filmin gizli kahramanı Ron Fricke girer. Kendisi daha sonra çekeceği Baraka ve Samsara gibi daha çok ilgi uyandıran (zira bu filmdeki kamera tecrübesini geliştirerek bağımsız olarak eser üretir ve alanı daha da genişleterek kamerasını, uluslararası arenaya taşır.) belgesellere imza atacak olan Fricke, Koyaanisqatsi projesinde geliştirdiği zamanı bükme teknikleriyle sinemaya yeni bir gramer kazandırmıştır. Fricke’nin kullandığı hızlandırılmış çekim yani time-lapse teknikleri, şehir hayatını bir insan topluluğundan çok, damarlarda akan kanı andıran ışık hüzmelerine veya bir bilgisayarın devre kartlarına benzetir. Bu teknik tercih sadece estetik bir şov değildir; modern yaşamın insanı nasıl mekanik bir dişliye dönüştürdüğünü, bireyselliği nasıl yok edip kitleleri birer veri akışına indirgediğini göstermenin en çarpıcı yoludur.. Fricke’nin kamerası, gökdelenlerin camlarına yansıyan bulutlardan, metro istasyonlarında yürüyen merdivenleri dolduran ifadesiz yüzlere geçerken, izleyiciye medeniyetin hem büyüleyiciliğini hem de korkutuculuğunu aynı anda hissettirir.
Film, doğanın sessiz ve heybetli görüntüleriyle başlar, ancak yavaş yavaş insan müdahalesinin gürültüsüne, maden patlamalarına, fabrikaların ritmine ve şehirlerin kaosuna evrilir. Bu geçiş, bir ilerleme öyküsü gibi değil, bir virüsün yayılması gibi resmedilir.. Reggio ve Fricke ikilisi, Philip Glass’ın tekrar eden, döngüsel ve zaman zaman kaotikleşen müziğiyle bu hissi zirveye taşır.
Belgesel türüne ilgisi olanlar muhakkak izlemeli. Ufuk açıcı..