Spoiler içeriyor
Bu filmi izlemek, bir hikâyeye girmek gibi değil de, istemediğin bir şeyin ortasında kalmak gibi. Daha başından bunu hissettiriyor. Ama yine de izliyorsun. Ne olacağını merak ettiğin için mi, yoksa artık başlamışken bırakmak istemediğin için mi, çok emin olamıyorsun. Haneke…devamıBu filmi izlemek, bir hikâyeye girmek gibi değil de, istemediğin bir şeyin ortasında kalmak gibi. Daha başından bunu hissettiriyor. Ama yine de izliyorsun. Ne olacağını merak ettiğin için mi, yoksa artık başlamışken bırakmak istemediğin için mi, çok emin olamıyorsun.
Haneke burada şiddeti anlatmıyor aslında. Daha çok, şiddete bakma hâlimizi kurcalıyor. Ve bunu yaparken izleyiciye güvenli bir yer açmıyor. Film ilerledikçe fark ediyorsun ki, sen de o evin içindesin. Oturduğun yerden izliyor olman pek bir şey değiştirmiyor.
Kontrol meselesi baştan sona var ama hep kaygan. Kimde olduğu hiç net değil. Bazen karakterlerin elindeymiş gibi duruyor, bazen saldırganlarda. Ama aslında kontrolün baştan beri kimde olmadığı daha belirgin. Ve bunu fark ettiğin an, film başka bir yere geçiyor. Karakterlerin yaşadığı çaresizlikle seninki birbirine karışıyor.
Evin sınırlarının yavaş yavaş ihlal edilmesi bu yüzden bu kadar rahatsız edici. Kapıdan içeri bir anda girilmiyor. Önce eşikte duruluyor. Sonra küçük bir rica. Bir yumurta. Bir telefon. Bir adım daha. Her seferinde çok küçük. “Bunda ne var” dedirten şeyler. Ama her küçük adımda ev biraz daha ev olmaktan çıkıyor. Ve bu ihlallerin çoğu zorla değil, sessiz bir kabulle gerçekleşiyor.
Yumurta sahnesi bu yüzden filmin kırılma noktalarından biri. Henüz ortada açık bir şiddet yok. Bağırma yok. Kan yok. Sadece bir tuhaflık var. Rahatsız eden ama tam adını koyamadığın bir his. Kapının önünde duran iki yabancı. Ve kırılan yumurtalar.
Kadının durumu toparlamaya çalışması, olan biteni normalleştirmesi, sesini yükseltmemesi…
Her şeyin hâlâ kontrol altında olduğu yanılsaması.
Asıl kırılma, yapılan şeyde değil; ona göz yumulduğu anda yaşanır.
Kapıyı kapatabilir. “Hayır” diyebilir. Ama demiyor. Çünkü kibar olmak, ortamı germemek, yanlış anlaşılmamak daha önemli geliyor. Ve o küçük sessizlik, filmin geri kalanındaki her şeyin yolunu açıyor.
Şiddetin büyük bir kısmı gösterilmiyor. Ama bu, filmi daha hafif yapmıyor. Tam tersine. Göstermedikçe insanın zihni devreye giriyor. Sessizlikler, beklemeler, kadrajın dışında kalan anlar… Bazen gösterilenden çok daha ağır.
Bir noktada anne, adamlardan birini öldürmeyi başarıyor gibi oluyor. Film kısa bir an için umut veriyor. “Belki” diyorsun. Ama o umut bilinçli bir şekilde geri alınıyor. Uzaktan kumanda sahnesiyle her şey geri sarılıyor. Film açıkça şunu söylüyor: Burada kaçış yok. Sana verilen umut bile oyunun bir parçası.
Finalde kamera uzaktan izlerken, gençler başka bir evin önünde duruyor. Aynı sakin ton. Aynı cümleler. Aynı yumurta isteme konuşması neredeyse birebir tekrar ediliyor. O an anlıyorsun ki, izlediğin şey tek seferlik bir hikâye değil.
Olanlar bir istisna değil.
Yöntem değişmiyor.
Sadece kurban değişiyor.
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Film burada bitiyor ama rahatsızlık tam da burada başlıyor. Çünkü şu düşünce insanın peşini bırakmıyor:
Bu oyun bitmedi ve biz izlemeye devam ettiğimiz sürece, bu döngünün dışında değiliz.
Burada anlatılan şey iki gencin uyguladığı şiddet değil sadece. Asıl mesele, bu şiddetin izlenebilir olması. Bir şeye dönüşmesi. Bir gösteriye. Ve izleyicinin bunun karşısındaki konumu.
Film bittiğinde rahatlamıyorsun. Bir şey çözülmüş gibi hissettirmiyor. Daha çok, içini kemiren bir şey kalıyor geride. Kendinle ilgili.
Funny Games bağırarak bir şey anlatmıyor. Ama sessizce, çok rahatsız edici bir soruyu ortada bırakıyor:
Buna neden izin verdin?