Kaleme alınan birtakım şeyler işte... Bazı günler uyanıyorum; uyanmak denirse buna. Gözlerim açılıyor ama ben hâlâ karanlığın içindeyim. Sanki gece, içime yerleşmiş de sabahı içeri almıyor. Oysa perde aralanıyor, sokaklar aydınlanıyor, insanlar bir yerlere yetişiyor. Ben ise yatakta değil, içimde…devamıKaleme alınan birtakım şeyler işte...
Bazı günler uyanıyorum; uyanmak denirse buna. Gözlerim açılıyor ama ben hâlâ karanlığın içindeyim. Sanki gece, içime yerleşmiş de sabahı içeri almıyor. Oysa perde aralanıyor, sokaklar aydınlanıyor, insanlar bir yerlere yetişiyor. Ben ise yatakta değil, içimde oturuyorum. Elimde bir kağıt, bir kalem. İki çift göz yalnızca tavanı seyreder. Arada bir okuduklarına bakar, kendi kendine "bu kadar mıydın" der. Sahi, bu kadar mıydım?
Kalkıyorum. Yüzümü yıkıyorum; su soğuk ama içimdeki yanmayı söndürmüyor. Aynaya bakıyorum, gözaltlarım bu aralar fazla derin, her zamanki halinden biraz daha yorgun. Aynadaki bana benziyor ama ben değil. Gözlerimde bir şey eksik, belki de fazla… Fazla yorgunluk, fazla bekleyiş, fazla susuş. Dudaklarımda bir dua asılı kalmış; ne tam çıkıyor ne de içinde durabiliyor. Pencereye yaklaşıyorum, gökyüzü bugün de yerinde. İnsan, göğün hep orada olmasına bir zaman sonra içerliyor. En azından ben içerliyorum. Çünkü o değişmiyor; biz değişiyoruz. Bulutlar geçiyor, rüzgâr dokunuyor, kuşlar bir yerlere varıyor. Ben ise bakıyorum. Uzun uzun bakıyorum, hep bakıyorum, her gün bakıyorum.. İnsan bunca baktığı şey karşısında bir karşılık bekler değil mi? Gökyüzü de bakıyor ama baksa bile konuşmuyor. Ben de onunla konuşamıyorum zaten..
İçimde tuhaf bir his var. Benim gibi birisi için bile garip zira adını koymak mümkün değil. Daha çok bir eksiklik, sessizlik gibi. Sanki içimden biri sessizce çekilmiş de yerini boş bırakmış, anlamsız kalmışım gibi. O boşluk dolaşıyor, nereye dokunsam oraya geliyor. Kitap açıyorum; kelimeler eskisi gibi tutmuyor, okuyorum lakin sözler içime girmiyor. Sanki zihnimle ruhum arasında kalın bir duvar var ve düşünce geçiyor, his geçmiyor. Nadir de olsa bazen secdeye varıyorum. Alnım yere değiyor ama kalbim oraya inmiyor. “Allah’ım” diyorum, sesim çıkıyor ama O’na varmıyor. Sanki O'nunla ben asla bir değilmişim gibi. Ne kadar yaklaşsam o kadar uzaktaymışım, ne kadar inançlıysam da bir o kadar inançsızmışım gibi. Savaştayım sanki, insan en sevdiğiyle nasıl savaşır değil mi? İnandığımı biliyorum; ama inandığım şeyle aramda bir soğukluk, bir hissizlik, bir tükeniş var. Anlamıyorum. Bir insan bu denli inanırken nasıl bu denli uzak kalabilir, anlamıyorum...
Soruyorum yine kendime: Ben mi uzaklaştım, yoksa Sen mi sustun? Ama cevabı olmayan ve her yazıda tekrarlanan sorular bunlar. Gün içinde yürüyorum, sabahlar akşam oluyor. Akşam olunca ise içimdeki ağırlık daha da belirginleşiyor. Işıklar yanıyor, şehir hareketleniyor ve ben yine bir banka oturuyorum. Ellerim sakallarımın arasında, düşünüyorum uzun uzun her şeyi. Bir an duruyorum, duruyorum ve “Bir zamanlar sen de buradaydın” diyorum. Dua etmek gelmiyor içimden. Genelde soğuk, zor bir insanım. Ama uzun zamandan sonra ilk defa mescitte hüzünlendim, hatta göz yaşı döktüm. Hani insanın içinde bir şey olur ve varlığın ona tezahür ettiğini hisseder ya, hüznüm bunu hissedememek. Razıyım aslında, varsın günahlarım yeryüzünü doldursun. Varsın öleyim, varsın yanayım lakin hissedeyim.
Gece olunca yalnızlık daha dürüst oluyor benimle. Gündüz kandırabiliyorsun kendini. Tanımadığın insanlar ve hayatlarıyla saatleri eritmek kolay, onları hayatının içine almamak basit. Ne de olsa sen onlar için bir hiçsin, onlar da senin için. Ama gece öyle değil. Gece, insanı kendisiyle baş başa bırakıyor. Saklanacak kalabalık yok, sığınılacak gürültü yok. Gece insanlar gibi değil, "git" dediğin zaman gitmiyor. Biliyorsun, o hep orada. İçin "git" demek istemese bile, "git" dediğin anda anlar seni o, gitmez. İnsanlar öyle değil ama. Onlardan korkuyorum çünkü yakınlıkları husursuz ediyor ruhumu. Zira her yakınlık bir vaade benziyor, her vaad bir vazgeçişe.Her sıcaklık, devam edecekmiş gibi geliyor. Sonra bir gün bakıyorsun, herkes kendi yoluna gitmiş; anlık hisler satırlarda geçer gider olmuş, sen yerinde kalmışsın. İnsan, insana nasıl inanabilir, nasıl güvenebilir ki? Yalnızlığıma bu yüzden alıştım. Hatta bekler oldum. Birisi bana bir şey hissttiğinde, içimden bir ses “bir süre sonra geçer” diyor. Haklı da çıkıyor. Anlık gafletler yeni, tertemiz sayfalarıyla "merhaba" diyor onlara. O yüzden insanlardan uzak olmak en iyisi. İnsanlarla olan ilişkim de Rabbimle olan ilişkim gibi. Ona ihtiyacın olduğunu biliyorsun ama yine en çok ihtiyacın olan şeye en uzak kişi sensin...
Yorgunum. Ama uykudan değil. Kendimden yorgunum. Kendimi taşımaktan, anlamaya çalışmaktan, sabretmekten yorgunum. Bir an geliyor, her şeyden vazgeçmek istiyorum. Ama sonra bir şey tutuyor beni. Belki de tutan şey sadece korku. Şunu biliyorum, inanmamak istemiyorum. Ama inanır gibi de yaşayamıyorum. Ne basit ahlak kuralları, ne de başka dini kurallar silsilesi mevzu bahis. Ah derdim vah derdim... Derdimin en güzel dermanı yazmak. Çünkü yazmak, hâlâ hayatta olduğumun tek kanıtı gibi hissettiriyor. Ben ancak burada nefes alıyor gibiyim. Kelimeler dökülüyor, belki dağınık, belki yarım. Ama benim işte, olduğum kişiyim. Belki bir gün, içimdeki bu sessizlik konuşur. Belki bir gün, Allah’a söylediğim ama ulaşmayan sözlerim bir yerlerde yankı bulur. Belki bir gün, gökyüzüne baktığımda sadece bakmam; hissederim ama şimdilik sadece buradayım. Eksik, yorgun, inanmaya çalışan ama hâlâ bırakamayan. Belki de sorun şudur:
> “Onların kalpleri vardır, onunla kavramazlar.”
(A‘râf, 7/179)
Okuyorum, anlıyorum ama kavrayamıyorum. Sanki ayet bana değil, benden çok uzakta birine inmiş gibi. Zaman geçiyor. Günler birbirinin içine düşüyor. Bir vakit diğerini silip süpürüyor. Sabah, akşamdan daha aydınlık değil artık. Çünkü içimde şu söz yankılanıyor:
> “Andolsun ki insan hüsran içindedir.”
(Asr, 103/2)
Bu hüsran bir anlık değil. Bir ömür gibi ağır, bir alışkanlık gibi. İnsanlara bakıyorum. Konuşuyorlar, gülümsüyorlar, değer verdiklerini söylüyorlar. Ama söyledikleriyle yaşadıkları arasında uçurum var. Dillerinde hakikat, hâllerinde kaçış. Tam da şu ayet anlam buluyor:
> “Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”
(Saff, 61/2)
Bunu okurken kimseyi suçlayamıyorum. Çünkü ben de bazen inanıyormuş gibi davranıyorum. Kalbimle değil, dilimle. Verilen değerlerin karşılığı yok. Söylenen sözler tutulmuyor. İnsan, insana değmiyor artık. Ama yine de inanıyorum. Bilerek. Göz göre göre. Çünkü Kur’an’da şu da yazıyor:
> “İnsan pek nankördür.”
(İsrâ, 17/67)
Belki ben de.
Hislerim… Onları bir kenara bırakmış gibiyim. Sevinç fazla geliyor, hüzün anlamsız. Kalbim yorgun. Ama beni ben yapan tek bir cümle var:
> “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer, 39/53)
Ben anıyorum… Ve yine de huzur bulamıyorum. İşte burası en ağır yer. İnanç var ama sıcaklığı yok. Bilgi var ama tesellisi yok. Secdeye varıyorum. Alnım yerde ama kalbim uzak. Tam o an, sanki bu ayet bana bakıyor:
“Allah, bir toplumu onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”
(Ra‘d, 13/11)
Kendimi değiştirecek gücüm var mı, bilmiyorum. Ama olduğum hâli de taşıyamıyorum. Belki de yanılıyorum. Belki de herkes sandığım kadar boş değil. Ama içimdeki bu donukluk, her şeyi aynı renge boyuyor. Hem insanlarla, hem de Allah’la aramda sessiz bir mesafe var. Ne inkâr, ne teslimiyet. Arada bir yerde. Araf gibi. Ama ne kadar kötü, ne kadar umutsuz olursa olsun, dediğin gibi:
"اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُؕ..."
Allah kuluna yetmez mi demişsin, eyvallah. Yeter...
Şimdilik buradayım. Ne tam düşmüş, ne ayağa kalkmış. Ne vazgeçmiş, ne ulaşmış. İnandığını kaybetmekten korkan ama inancını hissedemeyen biri olarak. Belki yarın yine aynı sorularla uyanacağım, belki aynı ayetleri okuyup yine kavrayamayacağım. Ama tamamen gitmedim. Hâlâ bakıyorum, hâlâ yazıyorum. Hâlâ insanlardan kaçıyorum, hâlâ insanlardan korkuyorum. Ama bir gün ya düzeleceğim, ya da düzeltileceğim... O güne dek, kim olduğumu çözeceğim. Çünkü ne sen varsın ne de birisi, kim olduğumu bilmiyorum... Belki de bilmemek, sandığım kadar korkutucu değildir. İnsan her zaman bir ad, bir yön, bir anlam taşımak zorunda değil. Bazen sadece durur; ne olduğunu bilmeden, ne olacağını hesaplamadan. Ben de acele etmiyorum artık. Cevapların gelmediği yerde, sorularla yaşamayı öğreniyorum. Bu hâlin bir adı yok belki ama ağırlığı var. Ve bu ağırlıkla yaşamaya da benim yeminim var.