Spoiler içeriyor
Kill Bill Vol.1&2 Kill Bill serisiyle kurduğum bağ, bu filmler hakkında yazmayı her zaman zorlaştırdı. Çünkü ne yazarsam yazayım, eksik kalacakmış gibi hissettiriyor. Belki de bu yüzden klasik anlamda bir film yorumundan çok, Bill ile Beatrix arasındaki ilişkiye odaklanan bir…devamıKill Bill Vol.1&2
Kill Bill serisiyle kurduğum bağ, bu filmler hakkında yazmayı her zaman zorlaştırdı. Çünkü ne yazarsam yazayım, eksik kalacakmış gibi hissettiriyor. Belki de bu yüzden klasik anlamda bir film yorumundan çok, Bill ile Beatrix arasındaki ilişkiye odaklanan bir yazı haline gelecek 😊. Ancak Kill Bill’i yalnızca kişisel bir bağ üzerinden değil, Quentin Tarantino’nun sinema diliyle birlikte düşündüğümüzde, bu ilişkinin nasıl ve neden bu kadar yıkıcı bir merkez oluşturduğunu daha net görmek mümkün.
Yüzeyde Kill Bill, Tarantino’nun en stilize, en kanlı ve en referans yüklü işlerinden biri. Hatta bazen bu aşırılık yüzünden ciddiye alınması zorlaşır. Bu seri; Samurai filmlerinden spaghetti western’lara, kung-fu sinemasından grindhouse estetiğine uzanan geniş bir tür kolajı sunar. Ancak bu aşırı stilin, bu gösterişli şiddetin merkezinde şaşırtıcı derecede kırılgan bir hikaye var. Kill Bill tam da bu sebeple benim için hiçbir zaman sadece bir intikam filmi olmadı. Ne kadar abartılı, ne kadar teatral görünürse görünsün, filmin özünde kopamayan bir ilişki, yanlış kurulmuş bir bağ ve bunun yarattığı yıkım var.
Bill ile Beatrix arasındaki ilişkiyi net sınırlarla tanımlamak mümkün değil. Ne tam anlamıyla bir aşk, ne yalnızca bir usta–çırak ilişkisi, ne de basit bir güç savaşı. Tarantino’nun bilinçli olarak bulanık bıraktığı bu sınırlar, ilişkinin zehirli doğasını besler. Bill sever, ama sevdiği şeyi özgür bırakabilecek kadar sevmez. Beatrix ise Bill’in dünyasında özel olmayı kabul etse de bunun bedelinin kendi kimliğinden vazgeçmek olduğunu bilir. Hayatını Bill’in merkezinde sabitlemeyi, tek bir bağa ve tek bir role indirgenmeyi reddeder.
Bu noktada Tarantino’nun şiddeti estetize eden sinema dili, Bill’in dünyasıyla neredeyse örtüşüyor. Tarantino’nun Kill Bill’de tür sinemasını bir zırh gibi kullandığını düşünüyorum. Samurai filmlerinin onuru, westernlerin yalnız adam miti, kung-fu sinemasının bedensel abartısı ve çizgi roman estetiği, hikayenin merkezindeki kırılganlığı gizleyen bir kabuk işlevi görüyor. Aşırı stil, parçalı anlatı ve ikonlaşmış imgeler arttıkça, Beatrix’in hikâyesinin taşıdığı insani yükün bastırıldığını fark ediyorum ve belki de bu yüzden Beatrix’in acısı ilk anda değil, sonradan yerleşiyor. Bill için şiddet hayatın doğal ve kaçınılmaz bir parçası; Tarantino içinse sinemanın oyun alanı. Beatrix’in bu dünyadan kopma arzusu, yalnızca Bill’e değil, bu estetik düzene de yönelik. Belki de Bill’in onu hiçbir zaman gerçekten ilk sıraya koyamamasının sebebi de içten içe budur.
Hamilelik, Bill’in dünyasıyla Beatrix’in dünyasının artık örtüşmediği anı temsil eder. Bu kopuş Bill için bir terk edilme değil, bir tehdittir. Çünkü Beatrix ilk defa onun kurduğu düzenin dışına çıkar. Sevdiği kişinin, kendi tanımı dışında bir hayat kurması Bill için bir narsistik yaralanmaya dönüşür.
Düğün provası sahnesi, Kill Bill’de olan bitenin adeta özeti gibidir. Bu sahne Bill’in Beatrix’i öldürmeye karar verdiği an olmayabilir, ama her şeyin geri dönülmez hâle geldiği yerdir. Mesele terk edilmek değil, görmezden gelinmektir. Beatrix silah çekmez, hesap sormaz, meydan okumaz. Sadece başka bir hayat kurmaya hazırlanır. Bill’i asıl çileden çıkaran da budur: artık merkezde olmamak.
Bill’in kilisede Beatrix’i hemen öldürmemesi tesadüf değildir. Çünkü onun gözünde hâlâ bir “yanlış anlaşılma” ihtimali vardır. Belki vazgeçer, belki geri döner, belki hâlâ kontrol edilebilecek bir şey kalmıştır. Tarantino’nun şiddeti geciktirmesi, Bill’in kontrol ihtiyacını görünür kılmak içindir. Bill, öldürmeden önce emin olmak ister: Onun gerçekten gittiğinden.
Hastane sahnesi de aynı yerden okunabilir. Beatrix savunmasızdır, kontrol Bill’dedir. Ancak Bill’in ihtiyacı bu değildir. Onun derdi öldürmek değil, haklı çıkmaktır. Beatrix hâlâ “geri alınabilir” bir ihtimaldir. Yaşaması, Bill için bir bekleyiştir; bir gün “yanlış yaptım” deme ihtimali.
Beatrix’in Hattori Hanzo’nun kılıcını almaya gitmesi, yalnızca silahlanmak değil, bir yola sadakat ilanıdır. Hanzo’nun “Yolculuğun sırasında Tanrı’yla karşılaşırsan, Tanrı’yı bile kesebilirsin” sözü, Tarantino’nun abartılı diliyle Beatrix’in kararının geri dönülmezliğini ilan eder. Bu yol bir intikam yolundan çok, kesinleşmiş bir ayrılık yoludur.
Tabuttan çıkma sahnesi, Kill Bill’in ruhunu en saf hâliyle taşır. Bu yalnızca fiziksel bir hayatta kalma mücadelesi değildir. Beatrix gömüldüğü yerden çıkarken, Bill’in yarattığı kimlikten, eski hayatından ve askıya aldığı benliğinden de çıkar. Tarantino’nun uzun sessizlikleri ve tekrar eden hareketleri, bu sahneyi bir yeniden doğum ritüeline dönüştürür. Nefesi kesilirken bile ilerlemesi, geri dönülmeyeceğini bildiği bir yolun kararlılığıdır.
Çocuk, bu ilişkinin en büyük tehdidi ve aynı zamanda en net aynasıdır. Beatrix için çocuk hayatta kalma ve dönüşüm motivasyonudur. Bill içinse Beatrix’in artık tamamen ona ait olmadığının kanıtı. Balık sahnesinde bu iki bakış arasındaki uçurum netleşir. Bill şiddeti ve doğallığı hayatın kaçınılmaz gerçeği olarak sunar. Beatrix ise bu gerçeğin çocuğun dünyasına sızmasından rahatsız olur, bir kez daha emin olur: Kızıyla Bill’in dünyasında birlikte var olamazlar. Tarantino, kendi stilinin ötesinde burada iki dünya görüşünü sessiz bir çatışma hâline getirir.
Sessizlik bu noktadan itibaren filmin en önemli anlatım araçlarından birine dönüşür. Tarantino’nun genellikle müzikle sahneleri yönlendiren sinema dili, Bill’in konuşarak alan kaplama biçimini andırır. Aşırı müzik, kontrolün sesidir; sahneyi, duyguyu ve izleyicinin tepkisini belirler. Buna karşılık sessiz anlar, kopuşu temsil eder ki Tarantino’nun genelde çok da rahat bıraktığı bir alan değildir bu. Finalde müziğin bilinçli biçimde geri çekilmesi, Beatrix’in yalnızca Bill’in dünyasından değil, Tarantino’nun estetik tahakkümünden de ilk kez çıktığı andır.
Beatrix’in Bill’i öldürdüğü sahne, klasik bir Tarantino zaferi gibi çekilmez. Büyük bir monolog yoktur, gösterişli bir ölüm yoktur, ironik bir punchline yoktur. Bu eksiklikler rastlantı değil, bilinçli bir tercihtir. Kill Bill’in finali, Tarantino’nun kariyerindeki en sessiz ayrılıklardan biridir.
Tarantino burada şiddeti ilk kez bir gösteri olmaktan çıkarır. Bill’in ölümü bir espriyle ya da görsel aşırılıkla taçlandırılmaz; bir sönüş olarak verilir. Sakin, kontrollü ve sessizdir. Burada mesele Bill’in hangi teknikle öldürüldüğü değil, Beatrix’in bu bilgiyi neden ondan sakladığıdır. Beatrix açıklama yapmaz, dramatize etmez. Bu bir intikamdan çok, bilinçli bir vedadır. Belki de bu yüzden özür diler. Çünkü bazı vedalar, haklı olunsa bile acıtır.
Bill için ölüm, kontrolü kaybettiği son andır. Beatrix ise Bill’e birkaç dakika daha konuşabileceği, kendini önemli hissedebileceği bir alan bırakır. Bu merhamet değil, bilinçli bir mesafedir. Bill’in birkaç adım atıp yere yığılması boşuna değildir. Tıpkı bazı ilişkilerde olduğu gibi: Asıl bitiş anı hemen fark edilmez. İnsan yürümeye devam eder, kalbin durduğunu anlayana kadar.
Finalde banyoda Beatrix kapıyı kapatıp yere çöktüğünde, ilk defa hiçbir rolü kalmaz. Ne savaşçı, ne anne, ne de kurban. Sadece çöken bir insan vardır. Bu ağlama bir zaferin değil; bir yükün, bir kaybın ve bir vazgeçişin ağırlığını taşır. Çocuğun çizgi film izlediği sahneler, Beatrix’in asıl savaşının yeni başladığını gösterir. Masumiyeti koruyabilmek için neleri geride bırakması gerektiğini fark ettiği anlardır bunlar.
Kill Bill Tarantino’nun stiline rağmen mi bu kadar dokunaklıdır, yoksa tam da bu aşırılık sayesinde mi? Film bu soruyu cevaplamadan bırakır.
Bill ile Beatrix arasındaki bağ ölümle değil, vazgeçişle çözülür. Ve bazen vazgeçmek, öldürmekten çok daha ağırdır.