Bu filmi yaklaşık olarak bir sene önce izleyip buraya yorum bırakmıştım. Yorumum aşağıda; lakin son paragraf ve devamı, bir sene sonraki “ben”e ait görüşlerdir. İran sineması beni yine büyülemeye devam ediyor. Açıkçası bu kadar klişe bir başlangıcı böyle bir sona…devamıBu filmi yaklaşık olarak bir sene önce izleyip buraya yorum bırakmıştım. Yorumum aşağıda; lakin son paragraf ve devamı, bir sene sonraki “ben”e ait görüşlerdir.
İran sineması beni yine büyülemeye devam ediyor.
Açıkçası bu kadar klişe bir başlangıcı böyle bir sona bağlamak… Muazzam. Zerre kadar beklentim yoktu bu filmden; hatta nasıl bu kadar iyi bir puan aldığına da şaşırmıştım. Lakin beni gerçekten susturdu diyebilirim. Bu denli hayatın aynasını izleyiciye tutan, ne siyahı ne beyazı ne de griyi kesin çizgilerle sunan bir yapım izlemeyeli çok olmuştu. O kadar kaliteli bir anlatımı var ki filmin; ilahi bir gözle bakıp kimse hakkında yargı koyamıyorsunuz, kimse hakkında kesin bir şey düşünemiyorsunuz. Herkes haklı, herkes haksız ve herkes duruma göre yapması gerekeni yapıyor. Peki ya evrensel ahlak? Dinsel ve vicdani özgürlük? İzlerken adeta binbir türlü yaşantının uzak bir öznesi olarak orada varlığımı hissettim. Herkes hem haklı hem haksızdı. Ne ahlak vardı ne ahlaksızlık. Ne vicdan vardı ne vicdansızlık… İki farklı dünyanın kesiştiği bir noktanın ortasında, o kaosun içinde insan ekran başında afallıyor diyebilirim.
Özellikle babayla kızın o vicdani sorgusu… İnanılmaz. Hayatını, vicdanını kızının ellerine bırakan ve ne olursa olsun yaptıklarının yanında, kızına doğruyu göstermeye çalışan bir baba. Ne olursa olsun babasının yanında duran bir evlat ve ailesi için haddinden fazla vicdani sorumluluk taşıyan minik bir kalp… Gerçekten izlerken yüreğim parçalandı. Üstü kapalı olarak daha ne anlatabilirim bilmiyorum. Mükemmel bir aile draması. Tek eleştirim, sonunun bu kadar ucu açık oluşuydu. Yüreğimin sızlayan tarafını (sağ ya da sol fark etmez) tek bir tercihle dindirebilecek duruma getirmişken, izleyiciye herhangi bir tarafı tutma hakkı vermeyen yönetmene de selam olsun.
1 sene sonrası…
Açıkçası birçok şeyi kaçırdığımı fark ettim. Bazı sahnelerde, bir sene öncesine nazaran daha çok canımın yandığını hissettim. Duygusal bağların, özellikle de eşler arasındaki bağların, zaman geçtikçe nasıl sararıp solduğunu anladım. Olayın yalnızca bir drama ya da geçici bir bıkkınlık değil; zorunlulukla şekillenen ve sırf bu yüzden sürdürülen ilişkilere dönüştüğünü fark ettim.
Herkes yapması gerekeni yapıyor, evet. Lakin kimse dönüp sormuyor: Bu zorunluluğun hiç mi kıymeti yok? Küçük sekanslardan yakaladığım pek çok detay, ilişkilerin aslında ne kadar “al ve ver” üzerine kurulu olduğunu bir kez daha gösterdi bana. “Ne kadar verirsen o kadar alırsın” anlayışı, benim de kabullendiğim tarafıydı. Çünkü bir noktadan sonra hisler köreliyor, duygular sessizleşiyor. Geriye sadece doğru zamanda verdiklerin ve doğru zamanda aldıkların kalıyor. Seneler boyunca verdikten sonra, yalnızca bir an, yanlış bir anda vermemek… Ve bir anda dünyanın en kötüsü olmak. Onca yılın, tek bir hataya yenilmesi.
İnsanlar nankördür; herkes nankördür. Ta ki aldıkların, verdiklerinin önüne geçene kadar. Belki de bu yüzden, beklediğimden çok daha fazla dramayı ilk yorumumda yazmadığımı fark ettim. Çünkü bir yıl sonra anladım ki film aslında “olanı” değil, olacak olanı anlatıyormuş.
Ben izlerken hikâyeye bakmışım; zaman geçince hikâye bana bakmaya başlamış. O gün empati kurduğum sahneler, bugün yüzüme tutulmuş bir aynaya dönüştü. Bazı cümleler artık fikir değil; bizzat yaşanmışlık bende. Bazı bakışlar ise yalnızca bir sinema dili değil, aynı gözler bende.
İlişkilerde en çok can yakan şeyin ihanet, yalan ya da terk ediş olmadığını da bu süreçte anladım. Asıl yıpratan, alışkanlık. İnsan birine alıştığında, onu sevmeyi değil; ona katlanmayı öğreniyor. Filmdeki sessiz anlar, söylenmeyen cümleler, yarım kalan bakışlar… Hepsi zamanla “idare etmek” dediğimiz şeyin anatomisine dönüşüyor.
Kimse bütünüyle kötü değil ama kimse masum da değil. Herkes kendi yükünü taşırken, başkasının yükünü görmezden geliyor. Bu yüzden kimse suçlu ilan edilemiyor; ama kimse de temize çıkamıyor. Bir yıl önce “herkes hem haklı hem haksız” demişim ama bugün şunu eklerdim: Herkes yorgun. Ve yorgun insanlar adil kararlar vermez; sadece hayatta kalmaya çalışır.
Bir yıl sonra filmde beni en çok vuran şey artık vicdan değil, hesap oldu. Kim neyi ne zaman yaptı, kim neyi ne kadar verdi, kim neyi eksik bıraktı… İlişkilerde sevgi değil, bilanço tutuluyor. Uzun vadede kimsenin “iyi niyeti” hatırlanmıyor; yalnızca son yapılan hata büyütülüyor. Bir kez daha dediğim gibi: ömürlük emek, tek bir yanlış zamana yeniliyor. Ve evet, o zaman “nankörlük” dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Ama belki de bu nankörlük değil; sadece insanların hafızasının kısa, beklentilerinin sonsuz oluşu. Babaya bir yıl önce hayranlıkla bakmışım. Bugün daha temkinliyim. Çünkü fedakârlık her zaman iyi değil, bir kaçış da olabiliyor. İnsan, kendi hayatının sorumluluğunu almamak için başkasının hayatını omuzlarına yükleyebiliyor. Eşler arasında “Ben senin için yaptım” cümlesi, en ağır borç senedine dönüşüyor. Film bunu bağırmıyor; ama dikkat edene, görmek isteyene de kendini gösteriyor.
Sonun açık bırakılması meselesine gelince… Bir yıl sonra anlıyorum ki o son zaten kapatılamazmış. Çünkü hayat da böyle bitiyor: Bir kararın eşiğinde, kimsenin tam emin olmadığı bir anda. Yönetmen taraf tutmadı; çünkü hayat da tutmuyor. Sadece izliyor, not alıyor ve yoluna devam ediyor. Belki de bu yüzden bu filmi bir kez izlemek yetmiyormuş. Anladım, benim canım yanıyormuş.