Son yılların öne çıkan yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos’un son çıkan filmi. Uzun süredir kafamda yer alan “ne zaman saçmalayacak acaba?” sorusunu cevabını bu filmle vermiş oldu. Son derece ucuz, süslü ve özgün olduğunu iddia eden ama yanından bile geçemeyecek vasat bir…devamıSon yılların öne çıkan yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos’un son çıkan filmi. Uzun süredir kafamda yer alan “ne zaman saçmalayacak acaba?” sorusunu cevabını bu filmle vermiş oldu. Son derece ucuz, süslü ve özgün olduğunu iddia eden ama yanından bile geçemeyecek vasat bir yapım. “Save the Green Planet!” adlı güney kore filminden ilham alınmış. Yönetmen Lanthimos kendince (yunan tuhaf dalgası esintileriyle birlikte) birtakım değişiklikler uygulayarak, filmi kendi stiline dönüştürmüş.
Film, “Teddy” ve kuzeni “Don”un, bir ilaç şirketi CEO'su “Michelle Fuller”ı kaçırmasıyla başlıyor. Teddy, Michelle’in dünyayı yok etmeye hazırlanan “Andromedalı” bir uzaylı olduğuna inanır. Bu uzaylı -insan görünümlü gizli varlıkların- kendisi ve annesi olmak üzere (annesi bu ilaç firması yüzünden komaya girmiştir), insanlığı yok eden bir proje olarak görür. Evine hapsettiği bu sözde uzaylıyı konuşturarak insanlığı -ve annesini- kurtarmayı hedefler. Sosyolojik açıdan bakıldığında, iktidar ve maduniyet ilişkilerini oldukça radikal bir yerden sorguluyor. Michelle, hayatta kalabilmek için Teddy’nin sanrısal dünyasına eklemlenmeye başladığında, aslında iki tarafın da kendi kurguladığı “gerçekliklere” ne kadar hapsolduğunu görüyoruz.
Filmin merkezindeki en güçlü unsur (gördüğüm kadarıyla), hakikat ile sanrı arasındaki o ince ve tekinsiz çizgi. Teddy karakteri, günümüzün komplo teorileriyle sarmalanmış, sisteme duyduğu öfkeyi rasyonel olmayan zeminlerde anlamlandırmaya çalışan “hakikat sonrası” dönem insanının bir karikatürü gibi duruyor. Ancak Lanthimos bu karakteri sadece bir delilik temsili olarak bırakmamış; Teddy’nin annesinin Michelle’in şirketi yüzünden komaya girmiş olmasından dolayı, aradaki çatışmayı sınıfsal bir hesaplaşmaya ve bastırılmış bir travmanın dışavurumuna dönüştürüyor. Michelle karakterine kattığı hesapçı ve manipülatif duruş ise biz izleyicilerin "Gerçekten uzaylı mı, yoksa sadece acımasız bir kapitalist mi?" sorusunu sordurtuyor.
Gelelim benim neden sevemediğime. Öncelikli olarak Lanthimos’un temel sorunu, senaryoyu tek başına yazamamasından doğan “eksiklik”, bir başka değişle “kafada canlanan görüntüyü kağıda geçirilme sürecindeki uyumdan mahrum oluşu”. Bu tüm sinema tarihinde normal bir durum ancak Lanthimos özelinde işler sarpa sarıyor. Kariyerinde hiçbir filmin senaryosunu tek başına yazmamıştır. Ya başkası yazar ya da başkasının yardımıyla kendisi yazar. Bu noktada -bolca uyarlama olmasından yola çıkarak-hikaye yazımının zayıf olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Uzman değilim ancak gözüme çarpan en büyük problem “yeterli düşünmeden aklına gelen ilk olayları, çatışmaları, kurguları vs. kabul görmesi” bu noktada çok fazla efor sarfetmediğini düşünüyorum zira birkaç filmi hariç (onların da senaryolarını başkaları yazmış) genel olarak ucuz ve sahte buluyorum. Bu ucuzluğun bence en baba örneği “Kinetta”. İzlerseniz, kendisine küfretme olasılığınız çok yüksek.
Bazı kimseler bana bunun Yunan Tuhaf dalgası olduğunu hiç boşuna söylemesin. Zira bu akımın prensiplerinde (ve genel olarak her akımda) ucuzluk olmaz. İyi bir konu bile Lanthimos kamerasında kötüleşebilir. Otör olmaya çalışmasa belki daha nitelikli bir eser ortaya koyabilir. Hollywood kendisine pek yaramış görünmüyor. Zaten bu Hollywood parıltısı altında ezilen anlatı yapısı, Lanthimos’un teknik ustalığını bir tür "estetik ambalaj" olarak kullanıp özdeki dramatürjik boşluğu örtbas etme çabasından başka bir şey değil. Kendisini filmlerinde karakterlerin o meşhur mekanik, duygudan arındırılmış ve robotik konuşma tarzı, çoğu zaman derinlikli bir yabancılaştırma efekti (Distancing effect) yaratmaktan ziyade, karakter inşa etme konusundaki yetersizliğini gizleyen bir kılıf gibi duruyor. Karakterler yaşayan birer varlık olmaktan çıkıp, sadece yönetmenin absürt mizansenleri içinde sağa sola savrulan işlevsel kuklalara dönüşmekte. Özellikle son filmlerinde sıkça başvurduğu geniş açılı lensler ve balıkgözü (fish-eye) objektif kullanımları, diegetik evrenin (filmin kendi gerçekliğinin) içini dolduramadığı için izleyicinin gözünü teknik bir akrobasiyle boyama hamlesinden ibaret kalıyor. Sinematografisindeki bu aşırı stilize edilmiş "plastisite", hikayenin ihtiyaç duyduğu organik bağı koparıp atarken, ortaya sadece görselliğiyle prim yapmaya çalışan ama felsefi zemini Allah’a emanet olan içi boş bir biçimcilik (formalism) çıkarıyor.
Yönetmenin "tuhaflık" kavramını bir marka haline getirip her filmde aynı şablonu uygulaması -özgünlük olmamasından dolayı bir tür işkenceye dönüşen-, yaratıcılıkta bir tıkanıklığın ve kolaycılığın göstergesidir. Gerçek bir otör sineması, kendi görsel dilini anlatının ruhuna hizmet edecek şekilde evrimleştirirken; Lanthimos, anlatıyı kendi statik ve zorlama estetik kalıplarına hapsetmeyi tercih ediyor. Bu durum, senaryodaki çatışmaların neden-sonuç ilişkisinden kopmasına ve izleyicide sadece "ne kadar da garip bir olay" hissi uyandırmak için tasarlanmış “sığ” sekanslara yol açıyor. Hollywood'un sunduğu devasa bütçeler ve prodüksiyon kalitesi, maalesef bu içerik fukaralığını ve sahtelik hissini daha da belirginleştiriyor; çünkü en görkemli sanat yönetimi bile (filmdeki uzay gemisi aracı bunun en belirgin örneği zira rezaletti), temeli sağlam olmayan bir metnin yarattığı o "ucuz" duygusunu yok etmeye yetmiyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, sinema sanatının o katmanlı yapısından uzak, sadece yüzeyde kalan ve derinlikli bir analizden ziyade yüzeysel bir şok etkisi yaratmayı hedefleyen ticari bir "aykırılık" illüzyonundan öteye geçemiyor.
Film özelinde ise söyleyeceğim temel şey klasikleşmiş bir konuyu (özür dilerim ama yine söylemek zorundayım) süsleyerek bizlere sunmuş olması. Bir önceki filmi “Kind of Kindness” da en azından temel yapının dayanağı vardı bu ise kolaya kaçılmış. Doğayı öldürüp, yeryüzüne hakim olan insanın, acizleşerek; başkaları tarafından (üstün canlı veya uzaylı) yok edilmesinin gerektiği düşüncesi; birçok yönden vasat. Çünkü nedenlerin -daha doğrusu arka planda yer alan (mantık çerçevesinde olması gereken) nedenlerin hiçbir şekilde açıklanmaması kafa da birçok soru işaretini oluşturuyor. Zaten çoğu filminde bu nedenleri mitolojiye, felsefeye ve birtakım kültür kodlarına bağladı; bu sefer de bunlardan bağımsız bir tür “zayıf bilim” ile doldurmaya çalışmış.
Bu "zayıf bilim" tercihi, anlatıdaki boşlukları rasyonel bir zeminle doldurmak yerine, onları "gizem" adı altında birer pazarlama enstrümanına dönüştürüyor. Açıkça görülen o kaotik ve samimi türler arası geçişkenliği budayarak, yerine steril ve yüksek bütçeli bir "mizantropi" (insan sevgisizliği) koyuyor. Buradaki temel sorun, "insanlığın yok edilmesi gerektiği" fikrinin felsefi bir zorunluluktan ziyade, senaryonun tıkandığı noktada bir “deus ex machina” (olay akışını değiştiren yapay müdahale) gibi kullanılmış olmasıdır. Anlatıdaki bu motivasyon eksikliği, filmin sinematografik başarısının (hakkını yememek lazım) arkasına gizlenen bir "dramatürjik fukaralık" yaratıyor.
Lanthimos’un bu filmde başvurduğu "zayıf bilim" soslu anlatı, ne türün gerektirdiği bilimsel tutarlılığı sağlıyor ne de mitolojik bir derinlik sunabiliyor; sonuçta ortaya çıkan şey, sadece "tuhaf" olduğu için alkışlanması beklenen, ancak entelektüel karşılığı olmayan bir kabuktan fazlası değil.
Benim için hayal kırıklığı oldu, kendisinin uzun bir süre film çekmeyecek olması beni mutlu ediyor.