İçinde Bir Portre İKSV gösterimiyle izlediğim Marty Supreme, benim için sadece bir biyografi filmi değil; sinemanın nabzını hızlandıran, terleten, yer yer boğan ama tam da bu yüzden etkileyici olan bir deneyimdi. Josh Safdie’nin izlediğim ikinci filmi olarak, onun sinema diline…devamıİçinde Bir Portre
İKSV gösterimiyle izlediğim Marty Supreme, benim için sadece bir biyografi filmi değil; sinemanın nabzını hızlandıran, terleten, yer yer boğan ama tam da bu yüzden etkileyici olan bir deneyimdi. Josh Safdie’nin izlediğim ikinci filmi olarak, onun sinema diline artık daha aşina olduğumu hissettim. Safdie’nin kamerası bir karakteri anlatmıyor; onu seyircinin üzerine doğru koşturuyor, nefesini ensende hissettiriyor. Bu filmde de aynısı oluyor: biyografi formunun içine öyle bir aksiyon ve kaos yerleştiriyor ki, film neredeyse bir gerilim gibi akıyor.
Hikâye ilerledikçe Marty Supreme’in klasik bir “yükseliş-düşüş” biyografisi olma derdi yok. Safdie, karakterin hayatını kronolojik bir vitrine dizmek yerine, onun zihninin içine sokuyor bizi. Tempo hiç düşmüyor; sahneler birbirine çarpıyor, diyaloglar üst üste biniyor, görüntüler bilinçli bir düzensizlikle akıyor. Bu da filmi steril bir biyografi olmaktan çıkarıp, yaşayan ve risk alan bir sinema deneyimine dönüştürüyor.
Ve tabii ki Timothée Chalamet… Bu filmde “oynuyor” demek çok yetersiz kalıyor; Marty Supreme’i gerçekten yaşıyor. Jestlerinde, bakışlarında, beden dilinde bir rol performansından ziyade içselleştirilmiş bir varoluş hissi var. Kamera ona yaklaştıkça Chalamet geri çekilmiyor, tam tersine daha da açılıyor. Karakterin hırsını, dağınıklığını, deliliğe göz kırpan taraflarını o kadar organik veriyor ki, film boyunca Marty’nin nerede bittiğini, Chalamet’nin nerede başladığını ayırt etmek zorlaşıyor. Bu da filmi taşıyan en büyük güçlerden biri.
Odessa A’zion ise filmin duygusal dengesini kuran isimlerden. Safdie’nin sert, hızlı ve zaman zaman acımasız dünyasında, Odessa A’zion’un performansı adeta bir çatlak ışık gibi. Sahnelere girdiği an film nefes alıyor; karakterinin varlığı hikâyeyi sadece desteklemiyor, derinleştiriyor. İkilinin enerjisi ekranda çok canlı, çok gerçek.
Teknik tarafa geldiğimde, Safdie’nin sinematografik tercihleri beni fazlasıyla tatmin etti. Kamera hareketleri huzursuz edici ama bilinçli; ışık kullanımı parlak bir estetikten çok, karakterin ruh haline hizmet eden bir karanlık yaratıyor. Film, görsel olarak “güzel” olma derdinde değil; etkileyici olmayı seçiyor ve bu cesaret her sahnede hissediliyor. O yüzden izlerken bazen yoruluyorsun ama gözünü de ayıramıyorsun.
Gwyneth Paltrow’u filmde görmek ise ayrı bir keyifti. Varlığı kısa bile olsa filme ağırlık katıyor; sahnelerine giren o tanıdık karizma, Safdie’nin kaotik dünyasında ilginç bir kontrast yaratıyor. Genel olarak Marty Supreme, biyografi türünü güvenli sulardan çıkarıp sert dalgaların içine atan, riskli ama çok canlı bir film. Herkese hitap etmeyebilir; temposu, gürültüsü ve yoğunluğu bazı seyirciler için fazla gelebilir. Ama sinemanın konfor alanını sevmeyen, yönetmenin vizyonuna teslim olmayı göze alanlar için çok güçlü bir deneyim sunduğunu düşünüyorum. Benim için 4 yıldızı sonuna kadar hak eden, uzun süre akılda kalacak, enerjisiyle izleyeni sarsan bir film oldu.