Küçük insan ikiyüzlülüklerinden yoruldum. Hatta yorulmak kelimesi bu hâli karşılamıyor; daha çok, tekrar eden ve artık tahammül sınırını aşan bir tiksintiden söz ediyorum. Gündelik hayatta karşıma çıkan küçük hesaplar, küçük dertler, küçük erdem gösterileri; hepsi daha büyük bir adaletsizliği örtmek…devamıKüçük insan ikiyüzlülüklerinden yoruldum. Hatta yorulmak kelimesi bu hâli karşılamıyor; daha çok, tekrar eden ve artık tahammül sınırını aşan bir tiksintiden söz ediyorum. Gündelik hayatta karşıma çıkan küçük hesaplar, küçük dertler, küçük erdem gösterileri; hepsi daha büyük bir adaletsizliği örtmek için işleyen bir düzenin parçaları gibi. Bu metin, soyut bir toplumsal gözlemden değil, bizzat yaşadığım deneyimlerden ve bu deneyimlerin bende yarattığı düşünsel basınçtan doğdu. İçinde bir miktar bastırılmış öfke de bulunduğundan en baştan bilgilendiriyorum. :)
Yakın zamanda iş yerinde yaşadığım bir olay, bu ikiyüzlülüğün ne kadar hızlı ve mekanik işlediğini çarpıcı biçimde gösterdi. Aynı gün içinde, aralarında yarım saat bile olmayan iki anda; önce “data araması konusunda yetersiz” olduğum, tatlı dilli ama açıkça aşağılayıcı bir üslupla tarafıma bildirildi. Performans, eksiklik, gelişim alanı gibi kavramlar dolaşıma sokuldu. Kısa süre sonra ise satış ve kalite verileri geldiğinde, kurumda en fazla satışı yapan kişinin ben olduğum ortaya çıktı. Bu kez aynı ağızlar yön değiştirdi: “Özveri”, “harika iş”, “bayılıyoruz”. Aynı beden, aynı emek, aynı gün içinde hem yetersiz hem örnek çalışan ilan edildi.
Bu çelişki, bireysel bir tutarsızlıktan çok daha fazlasını gösteriyordu. Burada ölçülen şey emeğim değildi; emeğin otoriteyle kurduğu anlık ilişkiydi. Performans, nesnel bir ölçüt olmaktan çıkmış; Michel Foucault’nun disiplin toplumlarında tarif ettiği gibi, denetimin esnek ama sürekli bir aracına dönüşmüştü. Amaç tutarlılık değil, sürekli tetikte tutma hâliydi. İnsan bu yüzden yorulur: başarısız olduğu için değil, her an başarısız ilan edilebileceğini bildiği için.
Bu noktada şiddet, açık bir zor kullanımı şeklinde değil; “geri bildirim”, “iyi niyet”, “biz bir aileyiz” söylemleriyle dolaşıma girer. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı burada anlam kazanır: Şiddet artık istisnai bir sapma değil, gündelik işleyişin normal bir parçasıdır. Tatlı dil, masum bir iletişim biçimi değil; şiddetin estetikleştirilmiş hâlidir. Kırbaç görünmezdir ama iz bırakır. Arap atı gibi koşturur dururuz, o geniş cepleri daha da doldururken "özveri" adı altında sömürülmeye devam eder, en sonunda da görünmez kırbaçların izleriyle evlerimize döneriz.
Bu deneyim, beni yalnızca kurumsal dile değil, ahlâkın kültürel temsillerine de yeniden bakmaya zorladı. Sinemanın ayine görevini daha da derinden seyretmiş oldum. Çağrışımlar bende metaforik bir filmi tekrar düşünmeye itti. Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi, bu gündelik ikiyüzlülüğü sinema diliyle görünür kılan güçlü bir örnek sunar. Filmde Cemal’in eşine uyguladığı şiddete en sert tepkiyi gösteren figür doktordur. Ancak bu tepki, saf bir etik duruş olarak sunulmaz. Aksine, film doktor karakteri üzerinden ahlâkın nasıl bölünebildiğini teşhir eder.
Doktor, arka planda kendi ilişkisinde kadına yönelik şiddeti yeniden üretirken, Cemal’i sert bir dille yargılar. Bu çelişki, filmde yalnızca anlatısal düzeyde bırakılmaz; doktorun gözünden akan kanla bedenselleştirilir. “Kan ağlamak” deyimi, burada mecaz olmaktan çıkar; ahlâkî ikiyüzlülüğün bedensel semptomu hâline gelir. Film, “ele verir talkını, kendi yutar salkımı” atasözünü bir karakter tipine dönüştürür. Doktor, ahlâkı başkalarına yöneltilen bir söylem olarak kullanır; kendi iktidar alanında ise askıya alır.
Bu temsil, sembolik şiddet kavramıyla birlikte okunduğunda daha da anlamlı hâle gelir. Şiddet, kaba biçimiyle değil; meşru, haklı ve hatta erdemli görünen söylemlerle yeniden üretilir. Doktorun bedeni bu çelişkiyi ifşa ederken, gündelik hayatta bu tür ikiyüzlülükler çoğu zaman görünmez kalır. Kurumlarda, ailelerde, kamusal alanda; ahlâk, güce göre yön değiştirir.
Benim küçük insan ikiyüzlülüklerinden duyduğum nefret tam da buradan besleniyor. Sorun büyük kötülükler değil; onların bu kadar sıradan, bu kadar hızlı kılık değiştirebilmesidir. Küçük olan, itiraz edilmeden geçer. Küçük olan, “büyütme” denilerek bastırılır. Ama insanı asıl yıpratan, bu küçük olanların birikerek bir yaşam biçimine dönüşmesidir.
Artık şunu açıkça söylemek istiyorum:
Beni yoran emeğin sömürülmesi değil; ahlâkın bu kadar ucuz olmasıdır.
Herkesin doğruyu bildiği, herkesin yanlışı başkasına havale ettiği bu düzende; ahlâk bir ilke değil, bir aksesuar hâline gelmiştir. Gerektiğinde takılır, gerektiğinde çıkarılır. Küçük insanlar büyük kötülükler yapmaz; ama büyük kötülüklerin yaşanabileceği zemini döşer. Her gün, her yerde, her ilişkide. Benim tiksintim tam da buraya yöneliktir. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark eder:
Asıl karanlık olan gece değil, onu aydınlattığını sananların gözüdür.
Dipnot: Kurumsal şirket adı altında sömürülmekten bıktığımdan, yeterince para biriktirirsem kaz yetiştiriciliği vs. gibi işlere bulaşacağım. Ya da geçenlerde Diyarbakır'da 3000 davara bakma konusunda bir iş ilanı gördüm, cinsiyet gözetmiyorlarsa eğer tüfek kullanmayı öğrenip oraya gideceğim. Yeter bre kardeşim!