Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyan okuya kendisiyle bir nevi ahbap oldum sayılır. Tek eksik aynı dönemin insanı değiliz. Keşke o dönemlerde yaşasaydım da kendisine bir mektup gönderip tanışma şerefine nail olsaydım. Yazdığı her eserle toplumu o kadar güzel resmedip şekillendiriyor ki...…devamıHüseyin Rahmi Gürpınar okuyan okuya kendisiyle bir nevi ahbap oldum sayılır. Tek eksik aynı dönemin insanı değiliz. Keşke o dönemlerde yaşasaydım da kendisine bir mektup gönderip tanışma şerefine nail olsaydım. Yazdığı her eserle toplumu o kadar güzel resmedip şekillendiriyor ki... gözlem yeteneğine hayran kalmamak elde değil.
Evet, Hüseyin Rahmi'nin -benim okuduğum kitaplarına göre konuşursam- anlatım ve hitabet tarzı, yazımları güldürürken düşündürmek, düşündürürken güldürmek üzerine. Fakat Kokotlar Mektebi "güldürü" temasından bir hayli uzaklaştırıp sokağın, şehrin arka yüzüyle yüzleştiriyor. Karanlık demek epey ağır bir tabir olacak, ama dramatik ve kaotik bir hava sunuyor yorumu yerinde olur diye düşünüyorum.
Nedir bu Kokotlar Mektebi? Hüseyin Rahmi böyle bir kitap yazarak okuyucularına neyi anlatmayı amaçlamıştır, veyahut toplumun hangi yüzünü göstermiştir? Gelin, beraberce irdeleyelim. Kokotlar Mektebi, aklınıza gelebilecek tüm mekteplerden, eğitim kurumlarından farklı bir yer. Burada düşkün durumda olan ve artık hayata dair pek de umudu kalmayan genç kızlar eğitim görüyor. Eğitim görüyor görmesine ama ne eğitimi? Metreslik eğitimi. Zengin bir erkeği nasıl elde edebileceklerini, nasıl elde tutacaklarını, nasıl parmakta oynatacaklarını öğreniyor Kokotlar Mektebi'nde kadınlar.
Aldatma, çıkarcılık, küçük düşürme... Bütün bu kavramların üstünde tekrar ve tekrar durduğu için bir de hepsini meşrulaştırma gayretinde bulunduğu için -Hüseyin Rahmi Gürpınar için demiyorum, o bu ahlaksızlığa ışık tutmak istemiş sadece- rahatsız edici bir eser olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Fakat bu rahatsız edicilik kitaptan uzaklaştırmaktan ziyade insanı merakta bırakıp daha da içine sürüklüyor. İnsanoğlu işte... Nerede entrika, nerede kaos var; onu daha çok merak eder. (Yalnız olmadığımı düşünüyorum.)
Kokotlar Mektebi, söylediğim gibi bizim bildiğimiz mekteplerden epey farklı. Lâkin kaçak göçekte olsa, yaşadışı da olsa, hatta kaba tabirle bir kerhanede olsa, öğretilenler toplum nezdinde iyi şeyler bile olmasa neticede bir 'mektep.' Çıkarcı ve bencil olmayı, 'hayatta kalmak için her yol mübahtır.' düsturunu öğreten ve benimseten bir mektep.
Evet, biraz da yazarın kadınlar ve erkekler üzerine -kitap üstünden elbette- tutumlarından söz etmek istiyorum. Kadınları her ne kadar düşkün ve de bu düzenin içinde suçlu gibi göstermeye çalışıyor gibi görünse de ben bunun böyle olmadığı kanısındayım. Hayır, bunu yazarı sevdiğim için söylemiyorum. Çünkü yazar kitapta kadınları buna sürükleyen insanlardan ve bu duruma getiren toplumdan da bahsedip onlara da iğneleme yapıyor. Kadınların geçmişi kitapta yer bulamasa da erkeklerden de darbeyi yediklerini anlamak pek de zor olmuyor aslında.
Erkek karakterlere gelirsek de yazarın onlara karşı tutumu da kadınlara karşın olandan pek farklı değil. Kurbanlar var, düzene ayak uyduran çakallar var ve hakedenler var. Şehvetine yenik düşen bir erkek her ne kadar kurban olsa da haketmiştir içinde bulunduğu durumu. Bazı zevkler uğruna karısını aldatıp genç koyunlarda teselli bulanlar kaz gibi yolunmayı hak ederler bence. 'Yolanın hiç mi suçu yok?' derseniz, en azından kitap nezdinde konuşursam hiçbir karakter hiçbir erkeği zorla elde etmeye çalışmıyor, veyahut zorla para dilenmiyor. Erkekler varlarını, yoklarını seriyorlar önlerine.
Yazar, bence şunu da düşünüp kitabın bu kısmını yazmış. "Bir kadın kendine metres edinirse ne olur?" Erkekten pek farkı kalmaz. Düşünün, güzelliğinden pek eser kalmamış, kocasının da ilgisi başkasına kaymış yaşlı denilecek bir kadınsınız. Genç bir erkek yalandan dahi size ilgi gösteriyor, sevgiye boğuyor. Kadında varını, yoğunu, servetini aşığı için harcamaktan çekinmez. Yani yazarın her iki cinsiyete karşı tutumuna bakarak şunu söyleyebilirim ki; ikisini de kurban, ikisini de suçlu, ikisine de zeki ve ikisine de aptal yapıyor. Tüm kavramlar kişiye göre değişiyor. Bir şekilde de hakedene hakettiğini veriyor.
Ragıp Şeyda Bey, yeni heyecanlar peşinde olan "40'ından sonra azanı tebeşir paklar." atasözünün bizzat muhatabı olan bir adam. Karısından sıkılmış ve Kokotlar Mektebi'ne geliyor. Nevvare adlı genç bir kızı beğenip kendine metres ediniyor. Onu çok seven karısı da hesap sormak için mektebe geliyor. Müdire Ulviye Melek ağzı iyi laf yapan, her durumu lehine çevirmeyi başaran zeki bir kadın. Eh zeki olmasa böyle bir yeri nasıl işletsin, değil mi? Pezevenklik zor zanaat. Bu yüzden kendisine hesap soran kadınla ahbaplık kuruyor ve ona şu teklifte bulunuyor; kocasını kıskandırmak. Tabii, çaktırmadan da önceden tanıdığı olan çapkın genç Cevherizade Baha Bey'i Fahire Hanım'ın peşine salıyor. Cevherizade'nin bu hasret kalmış kadını kendisine aşık etmesi pek de zor olmuyor. İşte kitabın bu bölümünde yaşlı çifti dumura uğratacak olan, aynı zamanda da birbirine yakınlaştıran bir aşk karmaşası başlıyor. Kitaptaki en net ahlak sorgulamasını yaptığım kısım da burası. Hem karı, hem de koca üzerinden yürütülmüş aldatma hikâyesi. Hem erkek bir kadının zayıflığından, hem de kadın bir erkeğin zayıflığından fayda etmiş. Az önce söylediğim tüm tabirler bu dört karaktere de uyuyor. Ragıp Şeyda ve Fahire Şeyda suçlu olmalarının yanında birer kurbanlardı. Cevherizade Baha ve Nevvare ise suçlu olmalarının yanında zekilerdi. Aynı zamanda çakalların arasında çakal olarak hayatta kalmaya çalışan iki gençti. Onlara da tam anlamıyla suçlular diyemem, dedirtmiyor kitap bunu. Zirâ, Şeyda çifti böyle bir dersi haketmişlerdi. Yolunmak için ayağa gelen kaz yolunur.
Gelelim, eserin son kısmına. Son kısımda yazarın yeğeni olarak bahsedilen İrfan Yekta karakteri ile Kokotlar Mektebi'nde eğitim gören kızlardan biri olan Şefkat'in birbirlerine olan sevdalarını anlatıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar bu kısımda kitaba kendini daha çok dahil ediyor. Aslında yazarın düşüncelerini daha net okuma fırsatını elde ediyoruz. Tabii karısının baskınlığından çekindiği için tam anlamıyla görüyor da sayılmayız. Yazarın hikâyeye kendisini dahil etmesi, olaylar hakkındaki düşüncelerini hem bizle konuşuyormuşçasına hem de karakterlerle konuşarak anlatması beni bazı düşüncelere itti? Benzer bir olay gerçekten Hüseyin Rahmi'nin başından geçmiş olabilir mi? Veyahut sadece toplum gözlemi mi? Eğer sadece toplum gözlemiyse ahlak kavramı üstüne son derece başarılı bir gözlem.
Neyse İrfan Yekta ve Şefkat diyordum. Olmaması gereken bir birliktelik. İrfan'ın çevresine göre. Şefkat'in yaşadığı hayat tarzına göre. Fakat birbirini seven iki kalp arasına ne girebilir ki? Çok şey doğrusu... Ben mi anlamadım bilmiyorum ama sanırım bu mesele bir muamma olarak kalmış kitapta. Gerçekten kavuştular mı kavuşmadılar mı? Lâkin bu cevabın da kitap nezdinde pek bir önemi yok. Zira Hüseyin Rahmi; Ulviye Melek, Nevvare, Cevherizade Baha Bey, Ragıp Şeyda Bey, Fahire Şeyda Hanım, Şefkat, İrfan Yekta ve daha nice karakter üstünden toplumun cinsel açlığını, sevgiye olan açlığını gösterirken toplum ahlakına, yozlaşmasına da bir ayna tutuyor. Bir şeyleri düzeltmeye, düzelttirmeye çalışmıyor. Yalnızca gösteriyor, yalnızca anlatıyor. 'Suçlu tek bir kişi, tek bir cinsiyet değil. Hepimiziz, hepinizsiniz.' diyor.
Kokotlar Mektebi yalnızca metresliğin öğretildiği ahlaksız bir mektep değil, hayatın zorluklarına hazırlayan çakallar arasında kalıp av olmamayı öğreten bir mektep. Kokotlar Mektebi kitabı da yalnızca ahlaksızlığı ifşa eden bir eser değil, toplumu bu ahlaksızlığa sürükleyen ya da sürüklenmesine göz, kulak kapatanlara ayna olan, tokat atan bir eser.